Prompter Kral, Yetenek Ölü ÖZET: Yapay zeka destekli araçlar, karmaşık işleri “tek tık” mesafesine indirdi. Artık herkes bir anda “içerik üreticisi”, “tasarı…

Şimdi bu prompter denen meret, kral oldu başımıza resmen. Anlıyor musun, kral! Hani derler ya; “yazılım dünyasında bir bug çıktı, düzeltmek lazım” hah işte bu da öyle bir şey aslında, ama kimse düzeltmeye niyetli değil sanki, herkes halinden memnun gibi duruyor ya neyse…
Geçen hafta, neyse, boş ver nerede olduğumu. Bir yerde oturmuşum, bir arkadaş geldi yanıma, bilgisayarını açtı böyle, “bak Memduh ağabey” dedi, “ben artık içerik üreticisiyim.” Şaşırdım. Çocuk dün daha bilmem ne dersinden kalmış, üç cümleyi bir araya getiremezdi doğru düzgün. Ne oldu lan bir gecede? Meğerse yapay zeka araçlarıymış, tek tıkla sana görsel, tek tıkla sana metin, tek tıkla bilmem ne. Yani şey gibi oldu, hani eskiden kod yazardın, debugger’da saatlerce hata arardın da sonra bir bakmışsın, o hatayı bulmak yerine, tamamen alakasız bir yerden çözmüşsün gibi, bu da öyle bir durum işte.
Bak şimdi, işin vahim tarafı ne biliyor musun? Bu “tek tık” meselesi her şeyi o kadar basitleştirdi ki kimsenin gerçek bir yeteneğe, bilgiye ihtiyacı kalmadı sanırım öyle mi? Ya da var ama çok az kişide kaldı işte, diğerleri taklit ediyor. Herkes bir anda “grafik tasarımcı” oldu, “yazar” oldu, “müzisyen” oldu, “video editörü” oldu, falan. Hani benim gençliğimde biz bir şeyi yapmak için aylarca, yıllarca uğraşırdık, yazılımcılığın çilesi vardı, öğrenmesi vardı, sabrı vardı, bir algoritma yazarken uykusuz geceler vardı, bazen ufacık bir virgüle takılırdık, saçımızı başımızı yollardık, ulan nereye gitti bu parametre derdik öyle mi.
Şimdi? Prompta yazıyorsun: “Bana karanlık tonlarda, cyberpunk temalı, yağmur altında neon ışıkları yansıtan, arka planda uçan araçların olduğu bir şehir manzarası oluştur.” Tak! Al sana görsel. Hem de ne görsel! Bazen hakikaten öyle işler çıkıyor ki, “ulan bir insan bunu nasıl düşünür?” diyorum. Ya da vazgeçtim, öyle değil, “bir insan bunu bu kadar kısa sürede nasıl yapar?” demek daha doğru. Çünkü düşüncesi belki yine insana ait ama hayata geçirmesi… işte orada işler karışıyor.
Geçenlerde bir makine öğrenmesi modelinin parametre optimizasyonu üzerinde çalışıyorduk bir ekip arkadaşıyla, sabaha karşı dördü falan, böyle gözlerimizden kan akıyor artık, yorgunluktan kafamız uyuşmuş. Hani derler ya, “kahve soğuktan şeklini değiştirmiş, odanın içinde garip bir koku var, dışarıda kediler miyavlıyor” aynen öyle bir ortam. Sonra düşündüm, bu prompter kral olacaksa, bizim bu çektiğimiz çile neyin nesi yani? Bir tuşa bas, “modeli optimize et, en iyi parametreleri bul” yaz, çat diye yapsın. İyi de, o zaman biz ne olacağız? Robot muyuz biz, bu neyin optimizasyonu yani.
Bilmiyorum…
Bu yetenek ölümü meselesi var ya, işte o benim canımı sıkıyor. Hani bazı insanlar var, doğuştan bir şeyi çok iyi yapar, ya da deli gibi çalışır, kendini adar, ustalaşır. Bir enstrüman çalar, bir resim yapar, bir metin yazar, kod yazar, mimaridir, mühendisliktir, her neyse. Yıllarını verir o işe, tecrübe edinir, farklı bakış açıları kazanır. Şimdi bu “tek tık” kültürü çıktı, herkes aynı tip, aynı kalitede (ya da kalitesizlikte mi desek?) işler çıkarmaya başladı. Özgünlük diye bir şey kalmadı. Herkes birbirinin kopyası sanki, tek fark prompterına yazdığı kelimeler. Resmen bir fabrikasyon. Sanatın, bilimin, içeriğin hızlı tüketilen, fast-food versiyonu gibi oldu bu!

Hani bazı yazılımcı arkadaşlar var, böyle sürekli yeni framework’ler peşinde koşarlar, eskiyi hemen kötüleyip yeniyi överler ya, bu da öyle. “Bakın ben ne kadar hızlıyım, tek günde site yaptım” diyenleri duydum. İyi de, o site ne kadar sağlam, ne kadar optimize, ne kadar güvenli, ne kadar ölçeklenebilir? Kimsenin umurunda değil sanki bu sorular.
Bir de şu dil meselesi var, hani bu yapay zeka metinleri var ya, hepsi aynı tonda, aynı kelimeleri kullanıyor, “hızla değişen dünyada” diyor, “önem arz etmektedir” diyor, ne bileyim “karanlıkta parlayan bir fener” miş falan. Duydum ben bunları. Aman Allah’ım! Hepsi öyle bir robot gibi ki okurken midem bulanıyor. Hiçbir özgünlük yok. Bizim Memduh Biçer de böyle mi yazıyor şimdi? Yok ya, ne alakası var şimdi. Ben bazen bilerek yanlış yazarım, devrik kurarım cümlelerimi, canım isterse araya bir şeyler sıkıştırırım. Bu benim tarzım, benim ruhum, benim kişiliğim. Bilgisayar mı bana söyleyecek nasıl yazacağımı!!?
Aslında tam tersi olması gerekirken, yani bu araçlar bize zaman kazandırıp daha derinlemesine düşünme, daha yaratıcı olma fırsatı sunması gerekirken, ne hikmetse herkes daha yüzeysel, daha “hazır lokma” peşinde koşuyor. Hazıra konmak. Hani eskiden dedem derdi; “hazıra dağ dayanmaz oğlum” diye. Bu da öyle bir şey işte, hazırcılığın sonu ne olacak ki!

Bazen düşünüyorum, belki de bu bir geçiş dönemi, yani insanlar henüz nasıl kullanacaklarını tam bilemiyorlar. Prompter yazarken bile o insan zekasının, o yaratıcılığın, o hissiyatın nasıl ekleneceğini tam anlamadılar. Prompter dediğin de sana ne verir ki? Senin ona ne verdiğine bakar. E o da yetenek değil mi işte? Nasıl bir prompt yazacağın, ne istediğini nasıl tarif edeceğin. Yani o zaman “Prompter Kral” demeye devam ederiz ama yetenek ölü mü olur, yoksa yetenek yer mi değiştirir, işte onu bilmiyorum.
Ama neyse…
Bir de bu hız takıntısı var tabii. Her şey hemen olsun, anında bitsin, öyle mi. İşte o zaman kalite düşüyor, ruhsuzlaşıyor her şey. Bir yazılımcı olarak biliyorum ben, iyi bir kod, iyi bir ürün öyle bir günde çıkmaz. Emek ister, tekrar ister, test ister, düşünce ister. Bir de test aşamaları vardır, hani bir yazılımı canlıya almadan önce ne kadar çok test edersin, o kadar sorunsuz çalışır ya. Bu prompter işleri de aynı, deneme yanılma var aslında, ama o kısım genelde gözden kaçıyor gibi, hemen “oldu bitti” deniyor.
Neyse, belki de haklılardır.
Belki de ben çok geride kalmışımdır, eski kafa olmuşumdur. Ama ben yine de bir şeyin içine ruhumu katmayı, ter dökmeyi, uykusuz kalmayı, o ufacık detayı bile kendim yapmayı tercih ederim. O zaman daha çok benziyor o ürün bana. Benim emeğimi, benim düşüncemi, benim “bug”larımı taşıyor. O zaman daha bir anlamlı oluyor. Aksi takdirde, bir kopyadan ibaret kalır her şey. Ve kopyanın da ömrü, tadı, kokusu, ne bileyim, bir şeyi olmaz yani

Hani o kadar emek verdiğin bir projeyi bir başkası kopyaladığında hissettiğin gibi. Yani ne bileyim, bu da öyle bir şey gibi. Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki de demli bir çay içip biraz daha düşünmeliyim bu konuyu…









