Dijital Çöp Dağı: Veri Borcu ÖZET: Her gün üretilen trilyonlarca bit veri, silmek yerine depolanıyor. Kullanılmayan e-postalar, eski sosyal medya hesapları, …
Abi bu ne ya? Cidden ne bu? Sabah bir kalktım, bildirimlere bakayım dedim, hop, bir de ne göreyim, e-posta kutusu yine dolmuş taşmış, hani böyle, evdeki o eski çekmecelerden fışkıran ıvır zıvır gibi, çeksen bir ucunu hepsi dökülecek yere, öyle bir şey işte.
Dijital çöp. Aynen, dümdüz dijital çöp. Sanki sadece bizim evlerimizde, ofislerimizde değil de, internetin kendisi de bir süredir bir depo, ama depolamak derken, bildiğin boşaltmadan istiflemekten bahsediyorum. Yani, depocu gelmiş, atmamış hiçbir şeyi, üst üste yığmış da yığmış her şeyi; eski sandalyeler, kırık aynalar, yedi sene önceki sevgilinin sana aldığı o hani hiç sevmediğin ama kıyamadığın biblo gibi şeyler. Hepsi üst üste, karışık, tozlu. Ve kimse de gelip bunları ayıklamıyor, ne bileyim, geri dönüşüme yollamıyor, en azından bir temizlik yapmıyor. Yok yani, öyle bir mekanizma yok. Belki vardır da biz bilmiyoruz, aman, kimin umurunda gerçi.
Bak şimdi, geçenlerde yeni bir NAS sistemi kurdum evde, böyle daha hızlı falan olsun diye; eski hard disklerimi de attım içine, hani belki işime yarar diye düşünüyordum, ne yalan söyleyeyim, yılların fotoğrafı, bilmem kaçıncı Windows kurulum CD’sinin ISO dosyası, beş yıl önce indirip hiç izlemediğim diziler – sen anladın olayı. Sonra bir baktım ne kadar yer kaplıyorlar, dehşet! Yüzlerce gigabayt sadece bir köşede unutulmuş, öyle duruyor. Ve bu sadece benim kendi kişisel depom. Dünyayı düşünsene ya, trilyonlarca bit diyorlar, trilyonlarca! Bit! Yani, düşünsene bunu bir. Akıl almaz. Hani o eski hard diskimi geçen çıkarmıştım, güm diye yere düşürdüm yanlışlıkla, öyle dandik bir kasası vardı, zaten hiç sevmemiştim o markayı da neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi, onun içindeki veriler bile başlı başına bir dağdı.
Mesela, Twitter’daki eski hesaplar. Veya Facebook’ta yedi yıl önce paylaştığın o komik ama şimdi utandığın fotoğraf. Ya da LinkedIn’de bir sürü insanla bağlantı kurmuşsun ama bir kere bile konuşmamışsın, hani belki lazım olur diye tutuyorsun ya, işte o. Eski mailler! Tanrı aşkına, kim okuyor o 2008’den kalma spam mailleri? Ya da o bilmem ne alışveriş sitesinin sana her gün yolladığı indirim maillerini, hani o hiç açmadığın, hep “daha sonra bakarım” diye kenara attığın, ama hiçbir zaman bakmadığın maillerden bahsediyorum. Onlar öylece duruyor. Sunucularda, bir yerlerde, elektrik yakarak, kaynak tüketerek, öylece bekleşiyorlar. Boş yere. Resmen boş yere.

Bu veri borcu dediğin şey, aslında bizim tembelliğimizin, daha doğrusu sistemin bizi tembelliğe itmesinin bir sonucu. Silmek zahmetli. Düşünsene, her gün sana gelen 50 maili tek tek kontrol edip, “bu kalsın, bu gitsin, bu spam” diye uğraşmak, aman kim uğraşır değil mi? Direkt “tümünü seç, okundu yap” ya da “arşivle” gitsin. En kolayı bu. En zahmetsizi. Ama sonra o arşiv dediğin şey, hani o sonsuzluk kuyusu gibi bir şeye dönüşüyor ya, işte o zaman başlıyor asıl problem. Ya da bir uygulama indiriyorsun telefonuna, bir kere kullanıyorsun, sonra unutup gidiyorsun. Ama o uygulama, arka planda senin verilerini topluyor, sunucularda yer kaplıyor, belki de senin haberin olmadan bir sürü bilgi akışı sağlıyor. Yok ya, ne alakası var şimdi, belki de yapmıyordur, neyse.
Bu sadece bireysel bir şey değil ki, şirketler de aynı. Büyük veri dedikleri şeyin çoğu, aslında gereksiz veri. Eskimiş müşteri kayıtları, kullanılmayan log dosyaları, bir zamanlar önemli olduğu düşünülen ama artık hiçbir anlam ifade etmeyen raporlar. Hani o büyük server odaları var ya filmlerde gördüğümüz, içinden dumanlar tüten, hep bir şeyler dönüyormuş gibi görünen yerler, onların çoğu aslında bu dijital çöpleri barındırıyor olabilir mi? Olabilir, hatta bence kesin öyledir. Yani, düşünsene, bir de güvenlik riski var bunun. Ne kadar çok veri, o kadar çok potansiyel güvenlik açığı, yani hani o hack olayları falan var ya, o tarz şeyler. Bilmiyorum ya, sanki kimsenin umrunda değil gibi.
Borç Mu O?
Borç dediğin şey, ödersin ya da ödemezsin, sonra gelir icra falan, öyle bir şey. Ama bu dijital çöp borcunu kim ödüyor? Kimin sırtında bu yük? Tamam, sunucu sahipleri, büyük teknoloji firmaları ödüyor gibi görünüyor, elektrik parasıydı, bakım masraflarıydı falan, ama asıl bedeli tüm dünya ödüyor. Doğaya bıraktığımız karbon ayak izi falan var ya, işte bu da onun dijital versiyonu. Enerji tüketimi desen, aldı başını gidiyor. Bitcoin madenciliği falan var bir de işin içinde, o zaten apayrı bir konu, onu boş ver şimdi, sinirlerim bozulur yoksa. Ama hani diyorum ya, o her saniye üretilen yeni veriler, o taptaze çiğ bilgiler, onların yanına bir de bu eski, kokmuş, işe yaramayan veriler eklenince, evet, bir borç oluşuyor. Ödenmesi gereken ama kimsenin ödemeyi aklına bile getirmediği bir borç.
Şey, mesela, geçenlerde bir arkadaşım, hani o hep “her şeyi bulur, her şeyi çözerim” diye gezen tip var ya, o bile eski bir hard diskten veri kurtaramadı. Disk tamamen gitmişti. Ama içindeki her şey, hayatı, işi gücü, yani hani çocukluk fotoğrafları falan, hepsi. Bir anda gitti. Ve biz bu kadar çok veri üretiyoruz, ama kimse bunların gerçekten ne kadar güvende olduğunu veya ne kadarının aslında gereksiz bir yük olduğunu sorgulamıyor. Silmek, bir yandan da kaybetmek demek gibi geliyor insanlara, değil mi? “Ya lazım olursa?” sendromu. Aman dursun köşede. Ne olur ne olmaz. Bu yüzden o eski, tozlu dosya dolaplarımız var ya, işte onlar şimdi bilgisayarımızın içinde, bulutlarda, her yerde. Hani o dedemin bir zamanlar “hiçbir şeyi atma, lazım olur” felsefesi vardı ya, onun dijital versiyonu resmen. Çok acayip bir durum, böyle soğumuş çay tadındaki gerçekler bunlar.

N’apıcaz Şimdi?
Bilmiyorum ki. Ne yapabiliriz? Hani bazen düşünüyorum, bir düğme olsa da, “Hadi geçmiş on yıldaki tüm gereksiz mailleri, eski sosyal medya paylaşımlarını, kullanmadığım uygulamaların verilerini sil” desek. Tek tıkla. Ne güzel olurdu. Ama yok öyle bir şey. Çünkü bu şirketlerin işine gelmez, onların da bir yerde o veriye ihtiyacı var, hani ne bileyim, birileri araştırma yapar falan, reklam gösterir, öyle saçma sapan şeyler. Ya da vazgeçtim, öyle değil, belki de onlar da bizden daha tembeldir, kim bilir?
Aslında tam tersi, bizim tembelliğimiz, onların işini kolaylaştırıyor olabilir mi? Daha fazla veri demek, daha fazla analiz, daha fazla profil oluşturma demek. Yani hani, benim o boş yere duran eski mailim bile bir şekilde bir yerlerde bir istatistiğe, bir eğilime, bir şeye dönüşüyordur kesin. Bu yüzden mi silmemizi istemiyorlar? Belki de. Kesin öyledir. O yüzden o “verilerini sil” seçenekleri hep böyle, üç katman derine gömülü menülerde, falan, bul bulabilirsen. Tam bir labirent yani, kim uğraşır ki? Açıkçası, ben uğraşmam, hadi yalan söylemeyeyim şimdi. Bazen bir cihazın ayarlarını kurcalarken o kadar sinirleniyorum ki, diyorum ki, ‘Aman ya, kalsın böyle, boş ver’.
Hani böyle, sen bir şey silmek istiyorsun ama o sana “Emin misin? Geri dönüşü yok!” diye soruyor ya, bir anda vicdan azabı çekiyorsun. Sanki bir canlıyı öldürüyor gibi. Halbuki sadece beş sene önceki bir fatura mailini siliyorsun. Yok ya, ne alaka şimdi. Sanki bir canlıyı öldürüyor gibi değil de, hani böyle, bir an düşündürüyor seni, “acaba lazım olur mu?” diye o meşhur soruyu sorduruyor. Ve biz de o sorunun cevabını veremediğimiz için, yani hani garantici davrandığımız için, silmiyoruz. Ve çöp dağları büyüdükçe büyüyor.

Bu işte, ne bileyim, her şeyin biraz dijital bir kopyasını tutma, bir nevi dijital hortlaklar ordusu yaratma durumu gibi. Can sıkıcı. Düşünsene, her bir eski hesabın, her bir eski mailin bir yerlerde hayalet gibi dolaşıyor, senin isminle, senin geçmişinle, senin verilerinle. Ürkütücü. Tam bir kabus.
Neyse.









