Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Köşe Yazıları
  • İlerleme Takıntısı: Nereye Gittiğini Bilmeden Hızlanan Dünya, Yeni Uçurumunu Mu Kazıyor? ÖZET: Modern dünyanın ‘ilerleme’ ve ‘yenilik’ fetişi, bizi varış nok…

İlerleme Takıntısı: Nereye Gittiğini Bilmeden Hızlanan Dünya, Yeni Uçurumunu Mu Kazıyor? ÖZET: Modern dünyanın ‘ilerleme’ ve ‘yenilik’ fetişi, bizi varış nok…

05 Mayıs 2026 • 08:00 Sefa Mağat 1

Yani ne bu acele anlamıyorum ya, dur bi soluklan Allah aşkına değil mi? Modern dünya diyorlar, ilerleme, yenilik, fetiş hani hepsi kulağa hoş geliyor tamam da nereye gittiğimizi bilmeden böyle deli dana gibi koşturmanın manası ne oluyor ki? Geçenlerde tam da bunu düşünüyordum markette sıra beklerken, önümdeki kadın kredi kartını çıkarmak için cüzdanında dakikalarca boğuştu ben de arkasından böyle nefes nefese “hızlanın” der gibi bakıyorum ama kendi kendime de diyorum ki “Sefa, dur bi sakin ol, ne bu telaş?” İşte o an dank etti, hepimiz bu takıntının bir parçası olmuşuz resmen.

“Daha Hızlı, Daha Yeni, Daha… Ne?”

Bakın efendim, mesele şu ki bu ‘ilerleme’ dedikleri şey artık bir amaç olmaktan çıkıp düpedüz bir dayatma ha! Yani sanki biz durursak dünya tersine dönecekmiş gibi bir hava var ya, inanılmaz. Yeni bir telefon çıkıyor pat diye almalısın yoksa geri mi kalırsın ne? Ya da atıyorum bir uygulama güncelleniyor, “Aaa yeni özellikler ekledik!” diye reklam yapıyorlar ama çoğu zaman eskisinden daha karmaşık, daha yavaş hatta çoğu zaman da hiçbir işe yaramayan gereksiz ıvır zıvırlarla doldurmuş oluyorlar. Ben bunu geçenlerde kendi bilgisayarımda da yaşadım bir programı güncelle dediler, her şeyi bozdular ya bildiğin! Eski versiyonu bulup kurana kadar akla karayı seçtim, ne sinirlendim ne sinirlendim.

Şimdi hani teknoloji gelişiyor, tıp desen aldı başını gidiyor, yapay zeka falan filan deniyor da peki bu kadar ilerlerken insanlık olarak biz nereye gidiyoruz gerçekten. Ne bileyim ben… Sanki dev bir gemi inşa ettik ama dümeni yok, motorlar son hız çalışıyor falan filan ve kaptan da sürekli “hızlanın, daha hızlı olmalıyız!” diye bağırıyor, ama liman neresi, rotamız ne haberimiz bile yok ha? Sadece hız yapıyoruz hız!

Bu arada, biliyor musunuz geçen bir arkadaşım anlattı, çocuklar artık sokakta oynamayı bırakıp sürekli tablet başında oturuyormuş, yeni oyunlar yeni güncellemeler, sürekli bi tüketim çarkı yani. E tamam anladım, teknoloji çocukları da içine çekiyor ama hani o eski günlerde mahallede koşuşturmaca, düşüp dizini kanatma, sonra annenin bağırışları… Şey, pardon konuyu dağıttım biraz ama neyse.

Ama aslında bu kişisel anılar da bir yere bağlanıyor, çünkü o ‘ilerleme’ dediğimiz şey tam da bu tür deneyimleri, insani anları alıp götürmüyor mu bizden bazen? Belki de haklılardır, belki de bu bir lüks, eskide kalmış bir romantizm falan filan ama insan düşünmeden edemiyor işte.

Bir de şu var tabii sürekli daha iyisi, daha yenisi peşinde koşarken, elimizdekilerin kıymetini bilmeyi falan unuttuk mu acaba? Hani o güzelim eski eşyalar, eski fikirler, eski hikayeler ne bileyim ben… Şimdi her şey anında tüketiliyor, anında yenisi bekleniyor, bir de sosyal medyada herkes birbirine hava atma derdinde, kimin daha yeni telefonu var, kim nereye gitmiş, kim ne yemiş, bir gösteriş yarışı almış başını gidiyor ya. Ben geçen, aman neyse, komik bir durumdu aslında, neyse boş verin şimdi.

A blurry, motion-streaked photograph of a city street at night, capturing the frantic energy of speeding cars and neon lights, creating a sense of overwhelming, uncontrolled movement with no clear destination.

Yani kimse sorgulamıyor mu “Bu neyin hızı?” diye. Hani bir yerde durup nefes alsak, bir düşünsek “Acaba doğru yolda mıyız?”, “Bu kadar hızlı gitmeye gerçekten ihtiyacımız var mıydı?”, ya da en önemlisi, “Nereye gidiyoruz biz?” sorularını kimse sormuyor gibi geliyor bana. Sürekli bir şeyleri iyileştirme telaşı var ama neyin iyileştiği, kim için iyileştiği, ya da aslında o şeyin zaten iyi olup olmadığı bile tartışma konusu bile olmuyor bazen. Çok garip değil mi? Mesela, hani o sürekli bahsedilen ‘verimlilik’ mevzusu, herkes daha verimli olmak zorunda, robot gibi çalışmalı, sürekli üretmeli, ama kime neye faydası var bu verimliliğin, kim kazanıyor bu işten, bizim hayat kalitemiz artıyor mu gerçekten? Ya da sadece bir avuç insanın cebi mi doluyor bu süreçte?

Bu kapitalist sistemin acımasız çarkları içinde insan kendini kaybolmuş hissediyor bazen, hani o eski, yavaş tempolu hayatları özlemiyor değilim. Mesela, küçük esnaf vardı eskiden, şimdi büyük zincirler yuttu hepsini, daha hızlı servis, daha çok ürün, daha düşük fiyat… Ama ruhu kayboldu sanki işin. Hatırlıyorum çocukluğumda, mahalle bakkalı vardı, bakkal amca falan diye bilirdik, dertleşirdik hatta, şimdi giriyorsun koca süpermarkete, kimse kimsenin yüzüne bakmıyor, herkes robot gibi hızlıca alışverişini yapıp çıkıyor. Bu mudur ilerleme? Samimiyetin, sıcaklığın, insan ilişkilerinin yok olması mı yani?

Bana kalırsa evet bu bir fetiş. Hem de öyle bir fetiş ki, bizi kör etmiş resmen. Gözümüzü boyuyor, “daha iyi bir gelecek” vaadiyle ama o gelecek bir illüzyon olmasın sakın? Bir bakmışız, varış noktası dediğimiz yer, aslında uçurumun tam kenarıymış. Yeni bir uçurum kazıyoruz kendimize, hem de kendi ellerimizle, böyle coşkuyla, alkışlarla ve ‘ilerleme’ marşları eşliğinde. Delilik değil de ne bu şimdi?

Ha bazıları der ki “Canım, hayat böyle, değişime ayak uydurmak zorundasın,” falan. E tamam da hani, bir yere kadar değil mi? Her şeyi olduğu gibi kabul etmek de bir tür vurdumduymazlık değil mi ya? Biraz durup eleştirel bir gözle bakmak lazım, yoksa gerçekten sürüklenip gideriz bilinmeze doğru. Sanki bir nehrin üstünde akıntıyla sürüklenen bir kütük gibiyiz, nereye gideceğimizi bilmeden, sadece akışa teslim olmuş vaziyette. Akıntı nereye sürüklerse oraya…

A single, ancient-looking compass with a broken needle, pointing erratically in multiple directions simultaneously, lying on a dusty, cracked map with faded, unreadable labels, symbolizing lost direction and a futile search for guidance.

Bakın şöyle bir düşünün; hani o meşhur hikaye vardır ya, hızlı giden atın sırtında giden adamın ne kadar hızlı gittiğini değil, nereye gittiğini bilmesi önemliymiş. Bizimkisi tam da o atın sırtındaki adamın durumu gibi. O kadar hızlı gidiyoruz ki etrafı göremiyoruz bile. Manzarayı kaçırıyoruz, yanımızdan geçen güzellikleri fark etmiyoruz, hatta bazen kendi değerlerimizi, kendi özümüzü falan unutup gitmişiz. Ne bileyim ben, mesela, eskiden insanlar ne kadar daha sabırlıydı değil mi? Şimdi bir sayfa açılırken yarım saniye gecikse hemen panik oluyoruz, “internet mi gitti?” falan diye.

Bu arada, geçen bir haber gördüm, yeni nesil bir robot süpürge çıkmış, kendi kendine evdeki her şeyi tanıyıp harita çıkarıyormuş. Harika değil mi? Ama ne gerek var şimdi buna, yani kendimiz süpürsek ne olur ki, hem biraz hareket etmiş oluruz, hem de düşünmek için zamanımız olur. Yok illa her şeyi en son teknolojiyle yapmak lazım, en hızlısından, en akıllısından. Ama asıl soru şu: Bu kadar ‘akıllı’ teknolojinin içinde biz ne kadar ‘akıllı’ kalıyoruz, ne kadar düşünüyoruz, ne kadar sorguluyoruz? Yoksa tembelliğe mi alışıyoruz yavaş yavaş?

Bu sürekli yenilik çılgınlığı bizi öyle bir noktaya getirdi ki, elimizdeki hiçbir şeyden doğru düzgün keyif alamıyoruz. Hep bir sonraki modelin, bir sonraki güncellemenin, bir sonraki ‘devrimin’ peşindeyiz. Var olanla yetinmek, elimizdekine şükretmek falan… Unutulan kavramlar bunlar ya da unutulmaya yüz tutmuş, neyse…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x