Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Köşe Yazıları
  • Empati Şovu: Acılarımız Gerçekten Bize Mi Ait, Yoksa Küresel Bir Sahnenin Figüranları Mıyız?

Empati Şovu: Acılarımız Gerçekten Bize Mi Ait, Yoksa Küresel Bir Sahnenin Figüranları Mıyız?

07 Mayıs 2026 • 08:00 Sefa Mağat 1

Yahu durduk yere içime oturdu bu mevzu geçen hafta sonu, hani cumartesiydi galiba hava da bir garip, ne güneş var ne tam bulutlu, öyle mi denir bilmiyorum ama tam bir hani ‘düşünme havası’ gibi, böyle insanın üzerine üzerine gelen, “Ne yapıyorsun sen ya” diye fısıldayan bir şey. Oturdum kahve mi çay mı karar veremedim bir türlü en sonunda soğuk bir sudan bir yudum aldım kaldım öyle pencerenin önünde. Ne bu şimdi? Hangi ara bu hale geldik, hangi ara bu kadar yapaylaştık bizler; empati denen o kıymetli şey, o insanı insan yapan duygu, öyle bir gösteriye dönüştü ki anlattığımda belki de sen de hak vereceksin.

Düşünsene, ekranda bir şey görüyorsun, çocuk açlıktan ölüyor, bir yerde savaş, bir yerde sel, deprem ne ararsan var, kıyamet alameti mi dersin ben bilemiyorum inan. İlk tepki, içinden gelen o sızlama, o çaresizlik hissi. Normal, değil mi? İnsan olmanın gereği, hani vicdan denen şey, ha işte o. Ama sonra ne oluyor biliyor musun? O sızlama, o acı, bir anda hop, parmağın ucuna taşınıyor. Bir ‘emoji’ oluyor, bir ‘story’ oluyor, bir ‘retweet’ oluyor, yani şey, bir sembol. Acı, bir metaya dönüşüyor. Dijital bir kartvizite; “Bakın ben de duyarlıyım, ben de hissediyorum!” der gibi. Ama gerçekten hissediyor muyuz? Yoksa sadece hani, ne bileyim, bir performans mı bu, küçük çaplı bir sahne gösterisi, ‘Empati Şovu’ falan adını koysak cuk oturur.

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, ofiste biri sürekli küresel felaket haberlerini paylaşıyormuş, ama şey, hani kendi hayatında en ufak bir yardıma bile eli uzanmazmış. Ayıp ya, ayıp değil mi? Bir insana yardım etmek, gerçekten elini uzatmak yerine, telefonunda iki parmak hareketiyle vicdanını aklamak… Böyle bir vicdan mı olur? Ben hayatta inanmam. Ha, demek istediğim, dijital platformlar bizi daha mı duyarlı yaptı, yoksa sadece daha mı iyi oyuncu yaptı acaba? Bu soruyu sorunca hemen karşı çıkanlar oluyor; “Ama Sefa Bey, farkındalık yaratıyoruz, insanları bilinçlendiriyoruz!” diyorlar. Ee, ne olacak sonra? O farkındalık, o bilinçlenme, akşam yemeğinde konuştuğun bir muhabbet konusu olup sonra uykuya dalarken unutulup gidiyorsa ne anladık ki?

Bazen o kadar absürt geliyor ki bu durum. Sanki hepimiz kocaman bir tiyatro sahnesindeyiz, dünya da bizim dekorumuz, küresel acılar ise senaryomuzun dramatik öğeleri. Herkes kendi rolünü oynuyor, kendi metnini yazıyor, ama kimse gerçekten o sahneden inip perdenin arkasındaki gerçeğe bakmak istemiyor, o sahnenin tozlu, dökülen boyalarına, o ışıkların ardındaki karanlığa. Rahatsız edici, değil mi? Gerçekle yüzleşmek, o konfor alanından çıkmak, ah canım hiç kimse istemez ki. Kim ister ki şimdi o pırıl pırıl telefon ekranının arkasından çıkıp o çamurlu, kanlı sokağa girsin? Kimse. Ya da çok az kişi, çok, çok az.

A close-up shot of a smartphone screen reflecting a war-torn city, with a person's slightly out-of-focus finger hovering over a 'heart' emoji button, illuminated by the cold blue light of the screen.

Bana kalırsa, bu durumun en acı yanı, gerçek empati kaslarımızın zayıflaması. Yani hani, kaslarımız var ya, fiziksel olarak kullanmayınca eriyor, zayıflıyor. Duygusal kaslarımız da öyle. Gerçek bir insana dokunmak, onun gözlerinin içine bakmak, derdini dinlemek, fiziksel olarak yanında olmak yerine; sanal bir pencereden el sallamakla yetiniyoruz. O pencereden sadece ‘görünen’ empatiyi sunuyoruz. Ama ya görünmeyen? Ya o hissetmek zorunda olduğumuz gerçek acı? O nereye kayboldu? Sosyal medyada bir gönderi olarak paylaşılmadığı sürece bir acı, var olmuş sayılmaz mı? Aman Tanrım, bu ne saçma bir denklem! Ne alaka şimdi!!?

Hani bir de şey var, bu ‘victimhood hierarchy’ meselesi… Kimin acısı daha büyük, kimin yarası daha derin yarışı. Sanki bir olimpiyatmış gibi, altın madalya kimin boynuna takılacak? En çok hangi felaket retweet alacak, hangi çocuk gözyaşı en çok ‘like’ toplayacak? Bu nasıl bir çarpıklık yahu? İnsan acısını rekabete sokmak, bu nasıl bir insansızlaşma? Geçen komşunun çocuğu düştü, ağlıyor. Annesi hemen çekti telefonunu, hem çocuğu teselli ediyor hem de “Ay ay kıyamam, bak nasıl düştü” diye story çekiyor. Ben de öyle bakakaldım, hani insan evladı, önce yarasına bakılır değil mi? Sonra fotoğraf çekersin, olmadı hiç çekmezsin, napayım yani şimdi ben onun düşüşünü görerek? Ya da vazgeçtim, belki de haklıdır, belki o da farkında değil ne yaptığının, otomatikleşti her şey, öyle bir algoritmaya dönüştük yani.

Ya da belki de ben fazla abartıyorumdur, belki gerçekten bu da bir yöntemdir, bir başlangıç noktasıdır, ilk adım hani. Ama ne bileyim, bana hep böyle şey gibi geliyor, uyduruk bir makyaj, altındaki çirkin gerçeği kapatmaya çalışan, sonra yağmurda akan bir makyaj. Gerçekler su gibi akıp giderken yüzümüzden, biz hala o dijital filtrelerle kendimizi güzel gösterme derdindeyiz. Kimsenin kimseye bir zararı dokunmuyor gibi görünüyor, ama aslında koca bir insanlık zararın neresinden döneceğini bilemiyor, o kadar iç içe geçmiş, karmakarışık şeyler var ki, hani, neyse.

A surreal scene where hands reach out from multiple smartphone screens to touch a single, very real, muddy, and tired hand that is holding a small, wilted flower. The screens are bright and colorful, the real hand is grimy and muted.

Ne kadar kolay değil mi, klavye başından dünyayı kurtarmak? Birkaç tıkla küresel sorunlara çözüm bulduğumuzu sanmak. Ama o tıklar, o beğeniler, o paylaşımlar, gerçekte neyi değiştiriyor? Kaç hayat kurtarıyor? Kaç kişinin karnını doyuruyor? Kaç yaralıya merhem oluyor? Cevap basit: sıfır. Ya da çok az, çok az, o da tesadüfen belki. Hani, bazen böyle durup dururken aklıma geliyor, acaba biz insanlık olarak çok mu tembelliğe alıştık? Gerçek çaba gerektiren şeylerden kaçıp, sanal kolaylıklara mı sığınıyoruz?

Sosyal medya, evet, bir ses, bir platform sunuyor, ama aynı zamanda dev bir oyalayıcı. Acıların, hani böyle, fast-food gibi hızlı tüketildiği, sonra da unutulduğu bir yer. Bir sonraki trend, bir sonraki gündem, bir sonraki trajedinin gelişiyle birlikte, önceki her şey buharlaşıp uçuyor. Geriye ne kalıyor? Hiç. Bir avuç boşluk, bir yığın ‘görülen’ empati ama hissedilmeyen gerçek bir acı. Gerçekten böyle mi olmalıydı? Ben bilmiyorum, vallahi bilmiyorum.

Bu sürekli performans hali yorucu değil mi zaten? Her an bir şeyler paylaşma, kendini gösterme, sürekli birilerine bir şeyler kanıtlama çabası… Kime neyi kanıtlıyoruz ki? Kendimize mi? “Ben iyi bir insanım, bakın ben de üzülüyorum” mu diyoruz? İçimizden gelen o içgüdüsel, saf empatiyi bu kadar karmaşık bir şova dönüştürmek, ne bileyim, biraz garip. Acılarımız gerçekten bize mi ait? Yoksa biz sadece o büyük küresel sahnenin piyonları, figüranları mıyız? Acılarımız bile kiralık gibi mi artık, üzerimize giydiğimiz bir kostüm mü?

Öyle ya, dijital vitrinlerdeki bu insanlık değeri ironisi… Sanki bir mağazanın vitrinindeymişiz gibi, en güzel, en parlak, en duyarlı halimizi sergileme telaşındayız. Ama vitrinin arkası, depo kısmı, yani hani o gerçek, dağınık, kusurlu, paslı, karanlık yer… Orayı kimse görmesin istiyoruz. Görsel kültür, evet, gözümüzü kamaştırıyor ama ruhumuzu körleştiriyor bence. Acı, bir fotojenik obje, bir ‘content’ malzemesi olmaktan öteye gidemiyor. Bu durum beni çıldırtıyor bazen. Nasıl bu kadar yabancılaştık, nasıl bu kadar…

A person's hand is holding a small, smudged mirror. Instead of reflecting their face, the mirror shows a distorted, pixelated image of a large crowd holding up smartphones, all showing images of suffering, blurring together into a chaotic digital mosaic.

Neyse. Canım sıkıldı. Gidip bir çay koyayım en iyisi.

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x