Sistemin Günah Keçileri: Dünya, Büyük Yükü Neden Bireye Yıkıyor? ÖZET: İklim krizinden ekonomik eşitsizliğe, pandemilerden otokrasiye… Küresel sorunların f…

Şimdi bakın, hani o klasik laflar vardır ya, “dünya nereye gidiyor” falan filan, aslında tam olarak oradayız ama kimse yüksek sesle söylemek istemiyor ya da ne bileyim, duymak istemiyor işte. Küresel ısınma diye bir şey var mesela, gezegen cayır cayır yanıyor, ne bileyim, buzullar eriyor, deniz seviyesi yükseliyor, ee sonra ne oluyor, sen duşta iki dakika fazla kaldın diye sana laf ediyorlar ya da markette plastik poşet aldın diye böyle bir bakış atıyorlar, hani sen mi yarattın o poşeti sanki, sen mi açtın o fabrikayı, yok ya ne alakası var şimdi.
Aslında mesele çok daha derin, çok daha çetrefilli, çünkü ortada kocaman bir sorun var, bir devasa krizler silsilesi, iklimden tutun da ekonomiye, pandemiden otokrasiye kadar her bok dökülüyor ortalığa, biz de küçük küçük adımlarla, bireysel çabalarla güya çözecekmişiz ha ha ha. Saçmalık! Yani bana mı kaldı şimdi bütün dünyanın yükünü omuzlamak, ben miyim tek başına bu sistemin günah keçisi yahu? Geçenlerde, şey, mesela kahvemi içerken düşündüm bunu, böyle evde pijamalarımla oturmuşum, dışarıda yağmur yağıyor, bir yandan da telefondan haberleri okuyorum; sel felaketleri, açlık, siyasi krizler, eee, ben şimdi bir sonraki faturamı nasıl ödeyeceğimi mi düşüneyim yoksa Amazon Ormanları’nın geleceğini mi kurtarayım yani hangisi daha öncelikli bir insanın hayatında şimdi allah aşkına.
Bilmiyorum ki.
Ya da vazgeçtim, öyle değil. İkisi de önemli tabii de, hani deniyor ya hep, “sen üzerine düşeni yap, küçük adımlar büyük fark yaratır” falan, ya yaratır mı gerçekten? Bak, yaratırsa da ben yaptığım o küçük adımı okyanusta bir damla gibi görmekten yoruldum artık, tamam mı. Yorgunum ben, bir sürü insan yorgun. Sistem dedikleri o devasa, görünmez ama her yeri saran ahtapot, sanki ellerini cebine sokmuş, sırıtarak bizi izliyor ve “hadi bakalım, şimdi de bu sorunu çözün, siz çözersiniz birey olarak” diyor gibi.

Ekonomik eşitsizlik diye bir şey var mesela, aleni. Bir yanda ultra zenginler, paranın içinde yüzüyorlar, vergilerden kaçıyorlar, dünyayı kirletiyorlar ve kimse onlara dokunamıyor, dokunmaya kalksa bile bir şekilde kılıfına uydurup sıyrılıyorlar işin içinden. Öbür yanda da biz varız, üç kuruş maaşla ay sonunu nasıl getireceğimizi düşünüyoruz, kira mı ödeyelim, market alışverişi mi yapalım, çocuğun okul masrafını mı karşılayalım? Hangisi? Sonra bize diyorlar ki, “tüketiminizi kısın, daha bilinçli alışveriş yapın, israf etmeyin”. Hani ne kadar kısabilirim daha, boğazımdan mı kısayım, sıcak suyumu mu keseyim, ne yapayım yani! Ben zaten istemeyerek bir sürü şeyden kısmışım, mecburiyetten yani, ha bilinçli tüketici olmuşum ha olmamışım, benim gelirim zaten beni “bilinçli tüketime” zorluyor zaten. Bu, şey gibi, hani birine yüzmeyi öğretmek yerine, alıp okyanusun ortasına atıp “hadi bakalım, şimdi de batmadan yüzmeyi öğren” demek gibi, ama bir de üstüne “çevreyi kirletme ama” demek gibi oluyor. İnsafsızca bence, düpedüz insafsızca.
Pandemiler… Vay be, bunu da mı gördük. Küresel bir sağlık krizi, yüz binlerce, milyonlarca insan öldü, ekonomiler çöktü, sosyolojik olarak hepimiz bir travma yaşadık. Sonra ne oldu? Kimin suçu bu? Çin mi, yarasa mı, laboratuvar mı, yoksa aşı karşıtları mı? Yok, şey, tam tersi, sen maskeni doğru takmadın, sosyal mesafeyi korumadın, dışarı çıktın, aşı olmadın diye suçlu oldun değil mi? Birey olarak sen, evet, bizzat sen suçlu oldun. Sanki o virüs, hani, senin inadına çıkmış gibi, sanki sen tek başına dünyayı enfekte etmişsin gibi bir hava estirildi. Peki, o küresel sağlık sistemleri nerede kaldı, o laboratuvarlar, araştırmalar, bilim insanları? Onlar ne yaptı, ne edemedi, kimler kâr etti bu işten? Bunları kimse sorgulamadı, ya da sorduysa da sesi duyulmadı, bastırıldı gitti. Aman, kimin umurunda şimdi de zaten.
Aslında biraz da şey gibi bu, hani mahallede bir kedi var böyle, sürekli miyavlıyor, aç kalmış, hasta falan, millet de uzaktan “vah vah” diyor ama kimse alıp veterinere götürmüyor, sonra kedi ölünce de “ah keşke bir şey yapsaydık” diyorlar, ama kim ne yapacaktı, kimse kendini sorumlu hissetmiyor, bireysel olarak sorumluluk almanın bir sınırı yok mu yahu!

Otokrasi mevzusu var bir de. Demokrasiler erozyona uğruyor, her yerde popülist liderler çıkıyor, özgürlükler kısıtlanıyor, insanlar korkuyor, konuşamıyor, muhalif olmak riskli hale geliyor. Sonra ne oluyor? Sen niye oy kullanmadın? Sen niye tepki vermedin? Sen niye sokağa çıkmadın? Ben mi kurtaracağım dünyayı? Ben mi karşı duracağım o koca sisteme, o baskıya? Ben zaten sabah akşam işe gidip gelmekten yorulmuşum, faturalarla boğuşuyorum, bir yandan da geleceğe dair bir umut kırıntısı arıyorum, hani o da zor be kardeşim. Bir de üstüne “sen pasif kaldın, sen sorumsuzsun” diye böyle bir suçlama, aman, aman.
Geçen markette sıra beklerken, o an aklıma geldi, hani bu büyük şirketler, dev holdingler, milyarlarca dolar kazanıyorlar ya, peki bunların toplumsal sorumlulukları nerede, vergi kaçırırken vicdanları sızlamıyor mu acaba? Ne bileyim, çalışanlarına üç kuruş verirken, dünyayı kirletirken, bir yandan da reklamlarda “sürdürülebilir gelecek” falan filan diye böyle süslü püslü laflar ediyorlar ya, sinir oluyorum ben bunlara, ciddi ciddi sinir oluyorum yani. Sanki benim o küçük çabam, onların o devasa karbon ayak izini silebilecekmiş gibi bir algı yaratıyorlar, yok ya, siliyor mu? Sanmıyorum ben.
Bu, şey gibi, hani bir gemi batıyor, devasa bir gemi, her yerinden su alıyor, kaptan ve mürettebat da böyle en lüks kamaralarda keyif yapıyor, sonra dönüp yolculara diyorlar ki “hadi bakalım, kovanızla suyu boşaltın, bu gemiyi batmaktan kurtarın”. E hani sen kaptansın, sen mürettabatsın, senin sorumluluğun değil miydi bu gemiyi düzgün yönetmek, bakımını yapmak, rotasını iyi belirlemek? Ama yok, tüm suç, tüm yük o küçük kovalarıyla suyu boşaltmaya çalışan bireylerin omuzlarına yükleniyor, sonra da “niye gemi battı” diye onlara kızılıyor. Pes diyorum ben, pes.

Hani tamam, herkesin kendi üzerine düşeni yapması lazım, buna lafım yok, ben de yapıyorum zaten elimden geldiğince. Ama bu, hani, bardağı taşıran son damla değil, bardak zaten çatlamış, kırılmış, her yerden su sızdırıyor, ben şimdi o sızıntıları parmağımla mı kapatayım, ben bir süper kahraman değilim ki! Bir de üstüne, hani ne bileyim, o soğumuş çay tadındaki gerçekler var ya, hani aslında kimsenin umursamadığı, herkesin kendi derdine düştüğü ama yine de böyle bir dışarıdan, yukarıdan bir sesin sürekli “sen sorumlusun” dediği bir dünya bu.
Neyse, ne diyordum ben…
Aslında tek istediğim şey, biraz nefes almak, biraz da hani, kendi hayatımı yaşamak, bu kadar mı zor? Bu kadar mı lüks bir istek bu? Yani, sistem denilen şey, artık sadece bizi değil, gezegeni de yiyip bitiriyor ve bu yükü her seferinde bir kişiye, bir bireye yıkmak, bir yerden sonra o bireyin de patlamasına neden olacak, oluyor da zaten. İnsanlar bıktı, usandı, enerjileri kalmadı, umutları tükendi. Bir de üstüne böyle bir, şey, vicdan azabı, suçluluk duygusu yükleniyor, sanki tüm bu çöküşün tek sorumlusu benmişim gibi…
Gidip bir çay koyayım en iyisi, belki de bir sigara yakarım, ne bileyim…









