Hızla Geriye Mi Gidiyoruz? İlerleme Adına Kurulan Büyük Çadırın Perde Arkası.

Şimdi durup da şöyle bir düşününce –ki bunu pek yapmıyoruz, hani o durup düşünme işini diyorum, sürekli bir yerlere yetişme derdindeyiz ya, bir de sanki hep bir şeyleri kaçırıyormuşuz hissi var ya içimizde, o kemiriyor bizi sürekli o his– işte o anlarda şu “ilerleme” denen şeye takılıyorum ben. Ne bu Allah aşkına, bir yanılsama mı koskoca bir çadır tiyatrosu mu, perdesi pırıl pırıl yanıp sönen devasa bir sahne mi sadece, arkasında derme çatma bir kulis var, öyle mi? Benim aklıma takılan bu, gerçekten. Yani.
Her gün yeni bir teknoloji, yeni bir “çözüm” dayatılıyor adeta, yok şu kadar hızlı internet yok bilmem kaç megapiksel kamera, telefonlar her yıl değişiyor modeller renkler boyutlar aman da aman. E iyi hoş, güzel de. Temel insani sorunlar neden kök salmaya devam ediyor, buna ne demeli peki? Açlık, eşitsizlik, o bitmek bilmeyen savaşlar, bir de insanların içindeki o garip yalnızlık duygusu var ki, o bambaşka bir şey. Bu kadar bağlantılıyız sözde ama birbirimizden hiç bu kadar uzak hissetmemiştik herhalde, değil mi? Geçenlerde bir arkadaşımla konuştuk, o da aynı şeyi söyledi, hani “sürekli birilerinin hayatını izliyoruz ama kendi hayatımızı yaşamaya fırsat bulamıyoruz ki” dedi, ne kadar doğru bir tespit bu ya.
İlerleme mi bu?
Yoksa bir tekerleğin içinde koşan hamster gibi hissetmek mi tüm bunlar? Daha hızlı koşuyoruz, daha çok terliyoruz, enerji harcıyoruz deli gibi, ama gerçekten ileriye mi gidiyoruz, yoksa aynı yerde mi sayıyoruz aslında, sadece daha hızlı bir şekilde aynı yerde dönüp duruyoruz? Belki de, bilemiyorum. Hani, bazen durup da bir nefes almak lazım diyorlar ya, işte o anlar benim için bir duraksama ve sorgulama anına dönüşüyor. Her şey o kadar hızlı ki, sanki zamanın kendisi de artık bizimle birlikte bir hız yarışına girmiş, nefes nefese kalmış gibi bir durum. Ne için? Kimin için? Kimin menfaatine bu bitmek bilmeyen hızlanma hali?
Ya da aslında tam tersi, hani biz ilerliyoruz derken, belki de köklerimizden falan kopuyoruz. Daha doğrusu koparıyorlar, öyle mi demeliyim? Şey, bilmiyorum. Bir tuhaf. Sanki birileri bize bir şeyler satmak için bu “ilerleme” hikayesini uydurmuş gibi geliyor bana, sürekli yeni bir şeyler alalım, daha fazla tüketelim diye. Bu sadece bir tüketim döngüsü mü, hepsi bu mu yani? Mantıklı değil mi? Yani. Eskiden bir televizyon alırdık kırk yıl kullanırdık, şimdi bir şey alsan ertesi yıl “eskidi” diye yenisini almak için bir baskı hissediyorsun. Bu ilerleme değil, bu olsa olsa bir illüzyonun sürdürülebilirlik numarası.
Geçen sabah kahvemi içerken balkonda, komşunun kedisi yine bizim bahçeye atlamıştı, tam o anda düşündüm bunları. Kedi ne kadar rahat, kafası dağınık mı dertleri var mı yok mu bilemiyorum ama bir koşuşturma içinde değil, öyle kendi halinde bir yerlerde uyukluyor, güneşleniyor, bir sineğin peşinden gidiyor. Biz niye böyleyiz ki? Hani şu ‘zihinsel boşluk’ falan derler ya, bence artık o da kalmadı bizde, her yerimiz bilgiyle, reklamla, bitmek bilmeyen bildirimlerle dolu, boş bir anımız bile yok. Bu durum, insanı daha çok yoran bir şey aslında. Daha az rahat bırakıyor zihnimizi. Eski günleri hatırlıyorum, akşamları oturur televizyon izlerdik, o da sadece belli saatlerde, sonra kitap okunurdu, sohbet edilirdi. Şimdiki o sanal sosyalleşme de neyin nesi? Gerçekten samimi mi? Yoksa sadece bir gösteri mi?
Peki neyin ilerlemesi bu? Daha fazla konfor mu? Koltuktan kalkmadan yemeğimizi söyleyebilmek, bilmem ne filmini anında izleyebilmek… Bu konfor, bizi daha mutlu ediyor mu peki? Ya da daha anlamlı bir yaşam sunuyor mu? Bazen tam tersi oluyor bence, daha derin bir duraksamanın cilalı bir perdesi bu konfor. Hani o her şeyin kolay olduğu, zahmetsiz yaşantının ardında, aslında bizi tembelleştiren, düşünme yeteneğimizi körelten bir durum mu var? Belki de. Ya da ben mi çok kurcalıyorum? Ama kurcalamadan nasıl göreceğiz ki perdenin arkasını?

Bu hızlanma bizi gerçekten nereye götürüyor? Daha karmaşık, daha anlamsız bir labirentin içine mi sürüklüyor? Her şey birbiriyle bağlantılıymış gibi duruyor ama aslında her şeyi birbirinden kopardık sanki. İnsan insandan, doğa doğadan, hayatın kendisi de kendi doğal akışından. Ekolojik denge diye bir şey kalmadı zaten, mental denge desen o da hak getire. Herkes bir şeylere yetişme derdinde, oysa neye yetiştiğini kimse bilmiyor, öyle değil mi? Bazen o kadar bunalıyorum ki bu durumdan, gidip bir dağ başında yaşayasım geliyor, internet yok, telefon yok, sadece ben ve hani o “gerçek” diye tabir ettiğimiz şey, neyse o…










