Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Gündemin Planlı Uyuşukluğu: Bizi Neden Sadece Önemsiz Şeyler Uyandırıyor?

02 Mayıs 2026 • 08:00 Sefa Mağat 1

Yine neye uyandık sabah sabah diye düşündüm geçenlerde biliyor musunuz tam da böyle hani uyandım, pencereye bir gittim o gri ışık suratıma vurdu falan derken aklıma geldi bu mevzu; nedir bu sürekli bir şeylere uyanma hali ve neden her uyanışımız aslında uyanmamamız gereken o garip, tuhaf, içi boş gürültüye oluyor hep.

Şey mi yani böyle hani hepimiz derin bir uykudayız da aslında, kolektif bir komada gibi bir şey, sonra birden işte bilmem ne ünlünün bilmem ne skandalı, bilmem hangi siyasetçinin neye laf soktuğu ya da anlamsız bir futbol maçının yorumları gibi zımbırtılarla sarsılıyoruz he? Cidden mi ya, bütün o gerçekten hayati mevzular, mesela ekonomi dediğin şey, alım gücü diye bir gerçek var ki senin benim sırtımızda bir kaya gibi duruyor nefes aldırmıyor, adalet mülk denilen koca koca binalarda mı kaldı yani adaletin kendisi, gençlerin geleceği o kadar gri ve bulanık ki neredeyse varla yok arası bir sis içinde yüzüyorlar, ha bir de çevre diye bir dert var ki dünyanın ciğerleri yanıyor bildiğin, bütün bunlar falan filan dururken… neyse.

Bakın şöyle bir düşünün, çocukluğumuzdaki o oyun parkındaki topaç gibi dönüyoruz etrafta sürekli, ama nereye gittiğimiz, niye bu kadar hızlı döndüğümüz, döndüğümüzde ne elde ettiğimiz hiçbir zaman net değil değil mi. Geçenlerde bizim mahalledeki bakkal Ahmet abiyle konuşuyoruz bu konuları hani diyorum Ahmet abi sen yılların esnafısın bu işleri iyi bilirsin bu gündem denen şey ne ayak ya; o da bana ‘evlat’ dedi, ‘bu gündem dediğin şey, aslında koskoca bir cambazhane gibidir, el çabukluğu marifet, sen tabağa bakarsın, adam arkadan tavşanı kaçırır’ dedi, ne kadar doğru değil mi, adam haklı.

Oysa asıl meseleler var ki, onlar öyle üç günlük bir manşetle geçiştirilecek, unutulacak, rafa kaldırılacak türden değiller. Toplumu diyorum toplumu, hani bizler hep birlikte bir bütünüz ya öyle anlatırlar ya bize, işte o toplumu derinden etkileyen yapısal sorunlar, çürüklükler, çarkın dişlilerini yavaşlatan paslanmalar… neden hep arka planda kalır, neden hep üstü örtülür, neden hep o anlamsız, komik, bazen de saçma sapan birkaç gün sonra eskisinden daha da anlamsızlaşacak manşetlerle oyalanıyoruz.

Bu planlı bir uyuşukluk hali sanki birileri böyle hani uyanmayalım, sorgulamayalım, asıl meseleye odaklanmayalım diye sürekli böyle kulağımıza fısıldayan bir ninni gibi, tesadüf mü dersiniz, yoksa böyle ustaca tasarlanmış, ince ince işlenmiş, dantel gibi örülmüş bir strateji mi? Bilmiyorum yani gerçekten bilmiyorum, bazen insan delirecek gibi oluyor düşünmekten, beynim yanıyor hissi yani.

Mesela, hatırlıyor musunuz o büyük, görkemli tartışmaları? Hani böyle memleketin kaderini değiştirecekmiş gibi lanse edilen, aylarca konuşulan, köşelerde yazılan, televizyonlarda masalara yatırılan o mevzuları. Ne oldu onlara? Sanki böyle buharlaştılar, sanki hiç var olmamışlar gibi birden kayboldular. Ama neyin uğruna, neden? Çünkü dikkatimiz başka bir yere kaydırıldı, değil mi? Hop, yeni bir ‘kriz’ etiketi, yeni bir ‘skandal’, yeni bir ‘kim kime ne dedi’ muhabbeti. Ee, asıl dert neydi, az önce tartıştığımız o ‘çok önemli’ şey nereye gitti? Kimse hatırlamıyor bile. Sanki bizim hafızalarımız, sadece son 24 saati tutabilen bir tür altın balık hafızası gibi çalışıyor. Tuhaf.

A person looking bewildered while scrolling through a news feed on a smartphone, surrounded by a chaotic, swirling vortex of disconnected headlines and emojis.

Bu, kolektif dikkatimizi hayati konulardan uzak tutmak için ustaca tasarlanmış bir oyun değil de ne o zaman söyleyin bana ne? Bir illüzyon bu. Sihirbazın elini görmeye çalışırken aslında başka bir yerden çıkan tavşanı alkışlamak gibi. Bizim asıl tavşanımız, yani toplumsal adalet, ekonomik refah, gelecek kaygısı, hepsi gözümüzün önünde dururken bile onu görememek. Gösterilmiyor çünkü.

Geçenlerde, metroda bir çocuk gördüm, hani o küçücük minicik elleriyle telefonundan bir şeyler izliyordu, kulaklığı vardı. Etraftaki o koca koca billboardlar, reklamlar, insanların yüzlerindeki o yorgunluk, telaş, kimsenin kimseyi umursamaması… o çocuk o kadar kopuktu ki o an sanki başka bir evrende yaşıyordu. Biz de öyle miyiz acaba, kendi küçük ekranlarımızda bize sunulan o “gündem”le avunup, aslında etrafımızda dönen gerçekleri ıskalıyor muyuz? Yoksa zaten gözümüze sokulan o “gerçekler” mi bizim kendi ekranımız, daha büyük bir illüzyonun parçası mı? Düşünsenize, gerçekten dehşet verici değil mi bu?

Hani böyle hep derler ya, ‘önemli olan ne olduğu değil, nasıl göründüğü’. İşte tam da bu! Bize bir ‘gündem’ sunuyorlar, ama o gündemin arkasındaki asıl niyet, asıl plan ne? Kimi uyutmak, kimin dikkatini dağıtmak, kimi oyalayıp asıl dertleri unutturmak? Bu soruların cevabı, soğumuş çay bardağının dibindeki o acı tortu gibi, her zaman orada duruyor, ama kimse yudumlamaya cesaret edemiyor, ya da vazgeçtim, belki de cesaret edenler de sesini duyuramıyor, ya da duymuyoruz, bilemiyorum artık. Belki de sesini duyuranların sesi çok boğuk çıkıyordur, bu kadar kakafoni arasında, kim bilir ki.

Ama bu döngü kırılabilir mi? Yani gerçekten uyanabilir miyiz bu planlı uyuşukluktan? Ya da uyanmamız gerçekten birilerinin işine gelir mi ki? Bu sorular kafamda deli dana gibi dönüp duruyor bazen, o kadar dönüyor ki başım ağrıyor artık. Hani böyle ‘uyanış’ denilen şey, öyle basit bir göz açma kapama meselesi değil, çok daha derin, çok daha acı verici, çok daha gerçek bir süreç aslında. Ve kim o acıyı çekmek ister ki değil mi, herkes konfor alanında mutlu mesut yaşamak ister. E haliyle. Yani normal. Aslında tamamen normal bir durum. Yoksa değil mi?

Bazen düşünüyorum, belki de bu “önemsiz” görünen şeyler, aslında o kadar da önemsiz değildir, belki de bizim zihinlerimizi belirli bir düzende tutmak için bir tür valf görevi görüyordur, kim bilir. Bir bakıma hani “ekmek ve sirk” meselesi gibi, insanlık tarihi boyunca hep olan bir şey. Ne bileyim, bir yandan da isyan ediyor içim; insan beyni bu kadar kapasiteli, bu kadar düşünebilen bir varlık, nasıl olur da bu kadar kolay manipüle edilebilir. Ya da manipüle ediliyor muyuz, yoksa biz kendimiz mi seçiyoruz bu rahat, düşüncesiz uyuşukluğu.

A chessboard where all the chess pieces are replaced with miniature, sleepy-looking human figures, some yawning, some scrolling on tiny phones. A giant, shadowy hand hovers over the board, subtly nudging the pieces.

Ah bir de şu var tabii, hani bu ‘gündem’ dediğimiz canavar, sürekli yeni bir et yemeye aç bir tür gibi, doymak bilmiyor. Bir konuyu çiğneyip bitirir bitirmez hemen diğerine atlıyor. Sanki böyle hani bir konuyu iyice sindirip, gerçekten anlamamız, çözüm üretmemiz istenmiyor, sadece tüketelim, konuşalım, bitsin, unutsun gitsin kafası. E o zaman ne anlamı kaldı ki o kadar ‘önemli’ tartışmaların. Boşuna harcanan nefesler, boşuna tüketilen enerji. Yazık değil mi o kadar insanın çabasına, emeğine. Kötü. Çok kötü. Neden kimse “durun yahu, daha az önceki meseleyi çözemedik, ne ara yeniye geçtik” demiyor ya da diyenlerin sesi duyulmuyor.

Bu sürekli yeni krizler üretme, sonra onları hızla unutma hali… insanı yoruyor. Bitiriyor. Düşünme yetisini elinden alıyor sanki. Bir tür zihin tembelliğine mi itiyor bizi bilemiyorum. Hani böyle televizyon karşısında oturursun, saatlerce bakarsın ama aslında hiçbir şey anlamazsın, beynin bomboş olur ya işte tam da öyle bir hal. Ama neyse.

Ha bir de, ‘Gündemin Planlı Uyuşukluğu’ derken, o planlayanlar kim peki? Bu, hani böyle tek bir elden mi çıkıyor, yoksa hepimizin farkında olmadan içinde olduğu, kendi kendine beslenen bir sistem mi? Çok komplike geliyor bana bu işler bazen, o kadar çok katmanı var ki, soğan zarı gibi, soy soy bitmiyor. Her katmanın altında başka bir katman, başka bir gerçeklik. Ve en sonunda, en içte ne var biliyor musunuz? Hiçbir şey. Koca bir boşluk. Çünkü asıl mesele o boşlukla yüzleşmekten kaçmak için sürekli doldurulan bir oyalamaca. Resmen bir cambazhane işte.

Sonra da insanlar şaşırıyor, “nasıl bu kadar apolitik olabilirler” diye. Yahu nasıl olmasınlar! Bu kadar gürültü, bu kadar karmaşa, bu kadar anlamsızlık içinde, insan nasıl odaklanıp da bir şeylere gerçekten kafa yorsun ki. Herkes kendi küçük dairesinde hayatta kalma mücadelesi veriyor, üstüne bir de bu koca, yorucu, anlamsız “gündem” yükü. Kimin enerjisi kalır ki.

A solitary individual is attempting to read a thick, dusty book titled "The Truth About Everything" in a dimly lit room, while outside their window, a vibrant, flashing, chaotic street fair is in full swing, pulling all attention away.

Ee ne olacak şimdi? Böyle mi devam edeceğiz sonsuza dek? O anlamsız manşet

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x