Gündemin Yeni Metası: Dikkat Eksikliği ve Kolektif Odaklanma Felci

Yani ne bileyim, sabah uyanıyorsun bir kere o telefon elinde ya da işte kahve içerken, hemen bir kaydırma. Akşam yatmadan önce, hatta tuvalette, yemek masasında falan derken bitiyor mu sandın bu çile? Bitmiyor. Bitmiyor abi! Manşetler, bildirimler, bir şey kaçırıyor muyum acaba diye o içindeki o kemirgen his var ya, aha işte tam da o, bütün mesele bu aslında. Bir de bakıyorsun, hani o ‘önemli gelişmeler’ var ya, onlar bize bir şeyler katıyor mu sahiden? Yoksa sadece zihnimizi böyle bir çeşit kaosa mı sürüklüyor? Benim kafam allak bullak oluyor bazen, bildiğin patatese dönüyor içimdeki düşünceler, bir de annem arıyor o sırada ‘Aysel teyzenin kızı niye boşandı, biliyor musun’ diye, aman sorma işte.
Ne kadar çok şeye maruz kalırsak, o kadar bilgili oluruz falan diye bir saçmalık var, değil mi? Ama yok, öyle olmuyor. Tam aksine, bir konuya şöyle adamakıllı eğilemeyecek hale geliyoruz, sürekli bir yüzeyde gezinme hali, derinlik desen hak getire. Geçen denk geldim bir yerde, böyle şeye benziyor dedi, hani o sosyal medyada sürekli gezinirken birinin doğum günü kutlamasına denk gelirsin de aslında o kişinin gerçek hayatta hiç arkadaşı olmadığını bilirsin ama yine de tuhaf bir his kaplar içini; işte aynen öyle, bir yapaylık, bir sahtelik, bir… Ne bileyim, yapıştırıp duruyoruz kendimize bilgileri, ama içi boş sanki.
Odaklanma: Yeni Lüks, Yeni Para Birimi
Şimdi düşün, bir şirket var, çok büyük, dünya devi falan. Bu şirket ne üretiyor biliyor musun? Hiçbir şey. Sadece insanların dikkatini. Sürekli o kaydırma mekanizması, beğeni tuşu, yorum yapma, paylaşma; bütün bunlar aslında bizim en değerli şeyimizi, yani dikkatimizi sömürüyor. Hatta sömürmek bile hafif kalır, yağmalıyor resmen. Sabah kalkıyorsun bir şey yapmaya niyetleniyorsun mesela, diyelim ki kitap okuyacaksın, daha ilk sayfayı çeviriyorsun, hop telefonundan bir bildirim, “En sevdiğin kafede yüzde yirmi indirim!!” Yahu ben zaten kafede değilim ki, evdeyim, evde kitap okumaya çalışıyorum! Ya da vazgeçtim, öyle değil. Aslında tam tersi belki de, o bildirim sana kendini dışarı at, sosyalleş, tüket, durma, yerinde durma diye mi bağırıyor? Bilemedim ki.
Zihnimiz, diyelim ki karmaşık bir problem var, öyle basit değil ha, diyelim ki orta doğu meselesi ya da işte küresel ısınma falan gibi böyle katman katman açılması gereken, üzerinde saatlerce hatta günlerce düşünülmesi gereken bir şey. Oturuyorsun başına, ‘Şimdi ben bunu bir güzel araştırayım, anlama çalışayım’ diyorsun. Tam böyle bir derinliğe dalacak gibi oluyorsun, hani o dinginlik anı var ya, o akışa kapıldığın, dünyayla bağlantının koptuğu an. İşte tam o anda, o meşhur ‘bir sonraki aciliyet’ tarafından sabote ediliyorsun. Bir tweet, bir son dakika haberi, arkadaşının attığı bir WhatsApp mesajı – ‘Şuna baksana ya, ne komik!!’– ve hooop! Çıktın mı o derinlikten? Çıktın. Bir daha da giremezsin kolay kolay. O ruh halini yakalamak, yeniden o odaklanmayı sağlamak ne zor şeydir bilir misin sen?

Hani bir de, şey var. Toplu bir halimiz var, sanki hepimiz aynı anda bir şeyler kaçırıyormuşuz gibi bir panik. Bu kolektif bir hal mi artık? Bir tür felç mi? Hiçbirimiz tek bir şeye odaklanamıyoruz, sadece yüzeysel kalıyoruz. Biri çıkıp da ‘Ya durun, bir saniye! Bu konunun aslı ne, kökeni nerede?’ dese, hemen başka birisi ‘Aman şimdi de bunu mu tartışacağız, daha önemli sorunlar var!’ diyecek. Daha önemli sorunlar mı var? Gerçekten mi??? Neymiş daha önemli olan? Belki de tek ‘daha önemli sorun’ diye etiketlediğimiz şey, aslında bizim bu derinleşememe halimizin ta kendisi. Belki de bizi asıl felç eden şey, o sürekli aciliyet hissi, sürekli bir sonraki ‘şey’e geçme zorunluluğu, öyle değil mi?
Ya benim teyzem vardı, Allah rahmet eylesin. O okumaya başlayınca bütün dünyayı unuturdu. Otururdu bir köşeye, o gazetesini açardı, bazen de böyle roman falan, saatlerce kalkmazdı. Hatta bazen yemeği unuturdu. Çocukları bağırırdı ‘Anne yemek!’ diye, ‘Tamam, geldim’ derdi ama bir iki sayfa daha okurdu, bitiremediği cümleyi yarıda bırakmazdı. Şimdi düşününce, o bir tür süper güçmüş. O zamanlar garip gelirdi, ‘Teyze ne yaptın, dünya yıkılsa haberin olmaz’ derdik. Şimdi mi? Şimdi keşke hepimizin böyle bir süper gücü olsa diyorum. O kadar kıymetli bir şeymiş ki o odaklanma, o kendini bir şeye tamamen verme hali…
Kolektif Bilincin Bataklığı mı Burası?
İşte bu çağın, evet evet ‘bu çağın’ falan demek istemiyorum aslında ama neyse, bu dönemin en kıymetli metası ne peki o zaman? Para mı? Yok. Şöhret mi? Asla. Odaklanma yeteneği abi. Konsantrasyon. Bir şeye kendini tamamen verebilme lüksü, becerisi, o kası çalıştırabilme. Bu artık hakikaten böyle, parayla satın alınamayacak bir şey. Hani o kafede oturan, etrafındaki bütün gürültüye rağmen sadece kitabına veya defterine odaklanabilen insan figürü var ya, işte o, dünyanın en zengin insanı bence. Gerçekten, içten söylüyorum bunu. Öyle bir huzur, öyle bir güç yayılıyor ki etrafına, sen bile o yanından geçerken hissediyorsun o aurayı.

Bir de hani bu şey var, ‘bilgi kirliliği’ falan derler ya. O bilgi kirliliği dediğimiz şey, aslında bizim kendi zihnimizin kirlenmesi değil mi? Sürekli bir şeyler alıyoruz içeriye ama onları işlemeye vaktimiz yok. Sindirmeye, anlamlandırmaya zamanımız yok. Sadece yutuyoruz, yutuyoruz, yutuyoruz… Sonra da içimiz şişiyor, midemiz bulanıyor, kafamız karışıyor. Bir şeyin üzerinde durmak demek, o şeye gerçekten değer vermek demek bence. Ama biz her şeye değersiz muamelesi yapıyoruz, çünkü o kadar çok şey var ki etrafta, hangisine değer vereceğini şaşırıyorsun. E haliyle hiçbirine de doğru düzgün veremiyorsun. Bir de buna alıştık. Yani bu duruma adapte olduk, bu da en korkuncu değil mi? Hani bu karmaşayı, bu dağınıklığı normalleştirmek.
Geçen hafta bir belgesel izledim, insanlığın evrimini anlatıyor falan, böyle ilk çağlardan günümüze kadar. Ne kadar basitmiş o zaman her şey ya! Bir avlanma derdi var, bir barınma derdi, bir de işte kabile ilişkileri falan. Şimdi? Sabah kalkıyorsun, ekonomi, politika, çevre, teknoloji, pandemi, savaş, aşk, nefret, kıskançlık… Bir de şey var, unuttum bak şimdi. Hah! Kripto paralar! Aman Allah’ım. Beynim patladı sadece sayarken. O tek bir şeye odaklanma becerisi, o sadeleşme, o derinleşme, tamamen kayboldu sanki.
Hani bir de bu eleştiriye karşı çıkanlar var. ‘Efendim, modern dünya bu, uyum sağlamalısın’ diyenler, ‘Bilgiye erişim demokratikleşti, daha ne istiyorsun?’ diye omuz silkenler. E iyi de, bilgiye erişim dediğin şey, çöp yığınına erişimle aynıysa, ne anladık biz bu işten? Bir de üstüne, bu çöp yığınının içinde kalmaya zorlanıyoruz, ‘Sen bakacaksın, takip edeceksin, yoksa geri kalırsın’ baskısı var. Ben geri kalayım o zaman, ne yapayım? Kalayım valla. Hiçbir şeye yetişemem ki ben, yetişmek de istemiyorum aslında. Bir de benim o çocukluktan kalma bir takıntım var, şey falan, hani eski eşyaları atmamaya çalışırım. Bu da öyle bir şey mi? Sanki eski kafalıyım falan gibi mi duruyorum şimdi? Bilmiyorum.

Yani neyse işte, bu çağın en değerli metası, evet, odaklanma yeteneği. Ve biz bunu kendi ellerimizle, kendi aptal merakımızla, sürekli bir şeyleri kaçırma korkumuzla yok ediyoruz. Kendimizi resmen bu kolektif bir odaklanma felcine mahkum ediyoruz, farkında mıyız? Değiliz bence. Çoğumuz farkında değil. Ya da farkında ama ne yapacağını bilmiyor. Hatta umrunda bile değil, ‘Aman bana ne’ diyor. Ne alaka şimdi!!?
Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki de bir süreliğine telefonu falan bir köşeye atıp, sessizce o çayı içerim. Eğer içersem tabii. Genelde hep bir şey çıkar ya…










