Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Duygu Madenciliği: Algoritmanın Yeni Ham Petrolü

27 Nisan 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 1

Allah aşkına. Şey hani, sürekli bir şeyler mi izlememiz lazım ya da ne bileyim durmadan bir yere mi tıklamamız gerekiyor? Hayır bak, bunu geçen hafta o yeni çıkan katlanabilir telefonla uğraşırken düşündüm, hani ekranda sürekli bir şeyler beliriyor ya – bildirimler, sana özel içerikler, bilmem ne. Sanki o cihaz, ben daha düşünmeden benim ne hissedeceğimi, ne isteyeceğimi biliyormuş gibi böyle, çat diye önüme seriyor her şeyi. Yok artık yani!!

Aslında biliyor musun? Bu olay, bu ‘duygu madenciliği’ meselesi, öyle durup dururken aklıma gelmedi benim. Geçenlerde, eski bir yazılımcı arkadaşla kahve içiyoruz Kadıköy’de, böyle bayağı salaş bir yerde hani; masaya vuran sinekler bile bir algoritmayla yönlendiriliyor sanki. Neyse. Laf lafı açtı, ben de dedim ki, “Ya bu Instagram algoritması beni nasıl oluyor da böyle her seferinde, tam da içimden geçen şeyi gösteriyor?” O da gülmeye başladı, dedi ki Memduh’cuğum, sen daha olayın iç yüzünü tam anlamamışsın galiba. Artık sadece bizim nereye baktığımızı, ne tıkladığımızı izlemiyorlar ki. Yok öyle basit bir dünya. Çoktan geçti o günler.

Duygu Madenciliği: Algoritmanın Yeni Ham Petrolü

Şimdi mesela, elinde bir telefon var tamam mı? Kamerası, mikrofonu, hız sensörleri, ivmeölçeri… Her biri farklı bir veri kaynağı. Sen gülüyorsun ya da kaşlarını çatıyorsun bir şeye bakarken, ekranın parlaklığını artırıyorsun ya da kısarsın. Ya da ne bileyim, telefonunu eline alıp yere bırakış biçimin. Bunlar var ya, bunlar hep minik, ama çok minik, duygu kırıntıları. Hani böyle kum tanesi gibi düşün, okyanusun dibinde birikiyorlar. Biz de farkında bile değiliz çoğu zaman, salak salak takılıyoruz işte. Diyorum ya, salak salak. Çünkü neye hizmet ettiğimizi bile bilmiyoruz.

Algoritmalar şimdi bunları topluyor, bir araya getiriyor, üst üste yığıyor. Sonra o devasa yapay zeka denilen şey, bu kum tanelerini alıyor, ne bileyim, elmas gibi işliyor falan öyle mi desek? Yok elmas değil, bu daha çok böyle ham petrol gibi. Çünkü rafinesi var, işlenmesi var, farklı ürünlere dönüştürülmesi var. Bizim o anlık tepkilerimiz, mesela bir alışveriş sitesinde beğendiğimiz ama almaktan vazgeçtiğimiz bir ürün. O vazgeçiş anındaki minik bir ‘iç çekme’ bile – abartıyorum biraz belki ama, mantık bu – bir veri noktası oluyor. Vay canına değil mi? Gerçekten, şaşırtıcı.

Düşünsene, sabah uyandın, yatağında uzanıyorsun, telefon elinde, şöyle bir sosyal medya akışına bakınıyorsun. Bir haber gördün, iç çektin. Bir arkadaşının mutlu fotoğrafını gördün, şöyle bir tebessüm ettin. Bir siyasi yorum okudun, kaşların çatıldı, belki gözlerini kıstın. Ya da belki sadece parmağını ekranda yukarı kaydırırken hızın değişti. Bunların hepsi, senin o anki duygusal durumuna dair minik ipuçları. İşte o algoritmalar da bu ipuçlarını, hani o dedektifler gibi, ama onlardan çok daha sofistike bir şekilde birleştiriyor, kocaman bir senaryo yazıyorlar senin için.

Bu senaryonun sonu ne biliyor musun? Seni daha tahmin edilebilir kılmak. Seni, seni sen yapan o rastgele, o ‘bug’lı’ insan hallerinden arındırıp, tamamen birer ‘model’ haline getirmek. Ben bazen kendime bakıyorum, hani bir yazılımcı olarak biraz daha şeyimdir bu konulara, diyorum ki, “Memduh, sen de mi artık bir model oldun?” Korkutucu biraz. Gerçekten.

A close-up shot of a human eye reflecting the distorted image of a smartphone screen displaying various emojis and data points, symbolizing emotional tracking.

Yani şimdi diyelim ki ben bir ara böyle, hani biraz nostaljik bir ruh haline büründüm. Eski filmler falan izliyorum, eski şarkılar dinliyorum. Spotify hemen önerilere başlıyor, eski Türkçe pop, 90’lar falan. Youtube desen, bir anda karşıma 80’lerin komedi filmlerini çıkarıyor. Nasıl bildiler? Sadece benim dinleme alışkanlıklarımdan mı? Yok ya, bir şey daha var. Bir şey daha. Belki o an ekrana bakarken yüzümdeki ifade. Belki şarkı değiştirmekteki gecikmem, hani o bir an duraklamam. Belki klavyede ‘nostalji’ yazarken yaptığım ufak bir yanlış tuş basışı ve onu silerken harcadığım süre. Bunların hepsi… Hepsi veri.

Dijital ekonominin yeni yakıtı bu mu oldu şimdi? Petrol mü, altın mı, yoksa biz mi, bizim içimizden geçenler mi? Bence ikincisi. Çok daha değerli. Çünkü manipüle etmesi, yönlendirmesi çok daha kolay. Bir de şey var, hani bu ‘dark pattern’ denilen şeyler. Ne alaka şimdi, diyeceksin, ama çok alakası var. Seni bilerek bir şeyi almaya, bir şeye tıklamaya zorlayan o arayüz tasarımları var ya. İşte onlar senin o anki duygu durumuna göre şekilleniyor. Sen stresliysen başka bir bildirim, mutsuzsan başka bir reklam. Sanki böyle, senin ruh halinin bir haritasını çıkarmışlar da, ona göre bomba bırakıyorlar üstüne.

Geçenlerde, bak geçenlerde bir mobil oyun indirmiştim. Yeni çıkanlardan, hani grafikler falan müthişti, incelemesini yaparım diyordum. Oynadım oynadım, bir yerde takıldım. Tam böyle sinirlenmeye başladım, hani telefonu falan fırlatmak istedim ya – abartmıyorum bazen öyle olurum ben – pat diye bir bildirim geldi: “Ücretsiz ipucu ister misiniz? Ya da zorlandığınız bu bölümü sadece 0.99 kuruşa geçin!” Yahu, ben daha sinirlendiğimi kendime bile itiraf edemeden, onlar kapı gibi bildiler! Resmen, yani resmen içime girmişler. Ne iğrenç bir durum ya. Biliyorum. Öyle işte.

A person sitting alone in a dimly lit room, illuminated only by the glow of a smartphone. Their face shows a mixture of fatigue and subtle frustration, reflecting a complex emotional state while interacting with the device.

İyi de, nereye varacağız bununla? Sürekli olarak bizim tepkilerimiz, duygusal salınımlarımız üzerinden bir şeyler üretmeye devam mı edecekler? Bir de şu var, hani bu kişiselleştirme mevzusu. Güya bize daha iyi deneyim sunmak için yapıyorlar, değil mi? Ama aslında o ‘daha iyi deneyim’ dediğin şey, seni o ekrana daha da bağımlı hale getiren, seni o ekrandan ayırmayan bir kölelik zinciri. Ya da zincir değil de, hani böyle tatlı tatlı bir kelepçe gibi. Fark etmeden içine alıyor.

Şey, bu arada yeni aldığım bir akıllı saatin pil ömrü hiç iyi değil, iki günde bir şarj etmek zorunda kalıyorum. Hani bekliyorsun ki bir hafta gitsin falan, ne bileyim. Ama yok. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Aslında tam tersi, konunun tam da dibindeyiz bence. Çünkü o saat de senin nabzını, uykunu, stres seviyeni ölçüyor, değil mi? Ee, onlar da duygu verisi sayılmaz mı? Seni strese sokan bir durum olduğunda sana meditasyon öneren uygulama, aslında senin duygusal tepkini yakaladı ve onu paraya çevirecek bir kapı açtı kendine.

O yüzden diyorum, hani ne bileyim, bu teknoloji aslında bir ayna gibi. Bize kendimizi gösteriyor. Ama nasıl gösteriyor? Manipüle edilmiş, filtrelenmiş, ticari kaygılarla yoğrulmuş bir versiyonumuzu. Kendi gerçek duygularımızı bile, o algoritmaların süzgecinden geçmiş halleriyle deneyimlemeye başlıyoruz yavaş yavaş. Bu bence bayağı tehlikeli bir durum. Çok. Yani çok çok tehlikeli.

Peki ne yapmalı? Telefonu mu çöpe atalım, sosyal medyadan mı uzak duralım? Bilemiyorum. Belki de haklısın. Ama neyse…

A fragmented human face made of geometric data points and lines, with some parts glitching, symbolizing the digital breakdown and commodification of human emotion.

Şimdi bir de şu var, bu algoritmalar sürekli geliş

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x