Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Teknoloji
  • Dijital Enflasyon: Her Şey Çok, Hiçbir Şey Değil ÖZET: Her gün milyarlarca yeni veri üretiliyor, yükleniyor, paylaşılıyor. Fotoğraflar, videolar, düşünceler….

Dijital Enflasyon: Her Şey Çok, Hiçbir Şey Değil ÖZET: Her gün milyarlarca yeni veri üretiliyor, yükleniyor, paylaşılıyor. Fotoğraflar, videolar, düşünceler….

02 Mayıs 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 2

Dijital Enflasyon: Her Şey Çok, Hiçbir Şey Değil

Düşünsenize, sabah bir uyanıyorum telefonumda bildirim patlaması olmuş. Hani dedim bu ne şimdi ya? Instagram’da bilmem kimin dün gece yediği yemek, LinkedIn’de X şirketinin bilmem ne projesi, Twitter’da zaten siyaset, kavga, gürültü… Bitmiyor ki bu. Bir de Whatsapp grupları var tabii, o bambaşka bir cehennem, hani o da şey gibi, sürekli bir mesaj, bir emoji, bir gif yağmuru; insanın aklı almıyor gerçekten.

Milyarlarca yeni veri üretiliyormuş günde, milyarlarca! Bu sayı beni her düşündüğümde irkiltiyor. Eskiden bilgi kıymetliydi, böyle kütüphanelerde arar bulamazdın. Şimdi, aman tanrım, bilgi senin üzerine üzerine geliyor, boğuluyorsun resmen. Bir tane makale okumaya kalkıyorum, onun içinde yirmi tane link, her link başka bir yere açılıyor, sonra bakmışım iki saat sonra bambaşka bir konuyu araştırırken bulmuşum kendimi, asıl konudan yüzlerce kilometre uzakta. Resmen zihinsel bir karadelik bu yani.

Bir keresinde, geçen hafta herhalde, yeni çıkan bir kulaklık hakkında inceleme yazısı yazacaktım. Her neyse. Oturdum masaya, başladım araştırmaya. Bir baktım ki, YouTube’da 150 tane inceleme videosu, Reddit’te 20 tane tartışma başlığı, forumlarda bitmek bilmeyen yorumlar. Hani o kadar çok fikir, o kadar çok yorum var ki, hangisi doğru, hangisi yanlış ayırt edemiyorsun. Birisi diyor “sesi harika”, diğeri “baslar çamur gibi”. Ne yapacaksın şimdi? Ben de mi kendi görüşümü yazacağım yoksa bu karmaşada kaybolup gidecek miyim? Bilmiyorum.

Bazen düşünüyorum, acaba bu bizim beynimizi nasıl etkiliyor? Sürekli bir uyaran bombardımanı, hiç durmayan bir akış… Beyin buna adapte mi olmaya çalışıyor, yoksa yavaş yavaş iflas mı ediyor? Bir yazılımcı olarak biliyorum, sistemler aşırı yüklenince patlar. Bizim sistem de insan beyni sonuçta. Bir gün ‘error 404: dikkat süresi bulunamadı’ diyecek herhalde, ki bence zaten dedi bile.

Her şey çok ama hiçbir şey değil. Anlatabiliyor muyum? Çok fotoğraf var ama hangisi değerli? Çok video var ama hangisi gerçekten bir şey anlatıyor? Geçenlerde dedemin eski fotoğraf albümünü karıştırdım, siyah beyaz kareler, sararmış kağıtlar… Her bir fotoğrafın bir hikayesi var, bir ağırlığı var. Şimdi çekilen binlerce selfie, o an çekiliyor, o an beğeniliyor, sonra kaybolup gidiyor o devasa dijital çöplükte. Bir değeri var mı? Bilmiyorum ya.

Ya da, vazgeçtim, aslında var. O anlık bir değeri var, değil mi? Hızlı tüketim, hızlı tatmin. Instagram’daki hikayeler gibi. 24 saat sonra yok oluyorlar. E hayat da öyle değil mi? Fani. Belki de bu dijital dünya, hayatın o hızlı akışını bize daha çıplak gösteriyordur, kim bilir. Ama neyse…

Geçen markette sıra beklerken, yanımdaki teyze telefonunda bir şeyler göstermeye çalışıyordu torununa. Ama ekran o kadar küçüktü ki, bir de el titriyordu, hani ben bile zor anladım neye baktığını. O an geldi aklıma, biz bu kadar veriyi küçücük ekranlara sığdırmaya çalışıyoruz ama ne kadarını gerçekten algılayabiliyoruz? Belki de asıl sorun bu, sunulanla algılanan arasındaki derin uçurum. Bu arada o teyzenin elindeki telefon, üç sene önce çıkan bir modeldi, ben de incelemesini yapmıştım o zaman. Çok da beğenmiştim aslında, fiyatına göre fena değildi hiç.

A person looking overwhelmed by multiple glowing screens surrounding them, with a confused expression, depicting information overload.

Biliyor musunuz, bu ‘dijital enflasyon’ sadece içerik bolluğu değil, aynı zamanda beklentilerimizi de şişirdi. Bir film izliyorum mesela. Eskiden bir film izlerdin, beğenirsin beğenmezsin, biterdi. Şimdi her filmin yüzlerce yorumu, analizi, alternatif sonları, yönetmen notları… Hani sanki bir filmi izlemek yetmezmiş gibi, onun üzerine doktora tezi hazırlamanız gerekiyor. Yahu ben sadece eğlenmek istiyorum, kafa dinlemek istiyorum, yemin ederim.

Bu arada, yapay zeka mevzusu da cabası. Hani her şey yapay zeka ile şahlanacakmış, robotlar evimizi temizleyecekmiş, biz de oturup keyif yapacakmışız. İyi de, bu yapay zekalar da bir yerden beslenmiyor mu? Bu milyarlarca “çok ama hiçbir şey” veriden besleniyorlar. Ne kadar çöp verirsen, o kadar çöp çıktı alırsın derler ya, hani garbage in, garbage out… E şimdi bu kadar anlamsız, filtrelenmemiş veri yığınıyla beslenen bir yapay zeka ne kadar anlamlı şeyler üretebilir? Bence bu da soğumuş çay tadındaki gerçeklerden biri. Belki de bizi daha da çok anlamsızlığa sürükleyecek, ya da ne bileyim, bir bakmışsın ChatGPT sana “Git bir kahve iç, bu kadar düşünme” demiş.

Telefonumun depolama alanı sürekli doluyor, sürekli bir “alan yetersiz” uyarısı. Siliyorum, siliyorum, bitmiyor. Fotoğraflar, videolar, indirilen dosyalar… Hani sanki dijital bir obezite yaşıyorum. Sürekli bir şeyler tüketiyor, depoluyor ama aslında hiçbir zaman tam anlamıyla sindiremiyorum o veriyi. Hep bir ağırlık, hep bir doluluk hissi. Şey gibi, yemeğe doymuşsundur ama gözün hala pastadadır ya, öyle bir şey.

Ha bir de, bu teknolojik alet incelemelerini severim diyorum ya, o da bir noktaya kadar hani. Geçen bir akıllı saat geldi elime, bir sürü özelliği var. Kalp atışını ölçüyor, uyku takibi yapıyor, kan oksijenini bile ölçüyor. E iyi de ben bunları ne yapacağım? Yani tamam, bilgi güzel de, bu kadar detaya ihtiyacım var mı gerçekten? Ben sadece saati ve bildirimleri görmek istiyorum bazen. Fazlası gerçekten kafa şişiriyor.

A digital data stream flowing rapidly into a black hole, representing the overwhelming amount of information disappearing into digital oblivion.

Bu sürekli yeni, daha iyi, daha hızlı beklentisi de yorucu. Bir şey alıyorsun, altı ay sonra eskimiş oluyor. Yeni bir model çıkıyor, daha iyi işlemci, daha büyük RAM, daha parlak ekran. E nereye kadar? Dünyanın kaynakları da sınırlı, bizim mental kapasitemiz de. Bu döngü hiç kırılmayacak mı? Sürekli aynı şeyi, ama biraz daha iyisini mi üreteceğiz? İnsanlığın geldiği nokta bu mu?

Bazen oturuyorum öylece, hiçbir şey yapmadan tavanı izliyorum. O an anlıyorum her şeyin çok fazla olduğunu. Telefonu bir kenara bırakıyorum, bilgisayarı kapatıyorum. O sessizlikte, o “hiçbir şey” anında, sanki o milyarlarca veri bulutu dağılıyor, zihnim biraz nefes alıyor. İşte o zaman, hani o birkaç dakika, paha biçilemez oluyor. Yoksa gerçekten boğuluyoruz biz, farkında değiliz.

Bu dijital çağın getirdiği bir paradoks bu, sanırım. Bağlantı kurdukça yalnızlaşıyoruz, bilgiye ulaştıkça cahilleşiyoruz, her şeye sahip oldukça hiçbir şeye sahip olamıyoruz. Ne tuhaf değil mi? Hem de çok tuhaf, gerçekten mi???

Belki de bu yazıyı bitirsem iyi olacak. Zaten kim okur bu kadar uzun şeyi ki, değil mi? Hani en başta söylediğim gibi, her şey çok, hiçbir şey değil…

A lone person sitting on a bench in a park, looking at the sky, with no digital devices, finding a moment of peace amidst the natural surroundings.

Gidip bir kahve yapayım en iyisi. Ya da vazgeçtim, çay. Çay daha iyi gider bu kafayla.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x