Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Tweetle Kurtarılan Dünya ve Vicdanın Ucuz İkamesi

14 Mart 2026 • 08:00 Sefa Mağat 14

Yine aynı tango. Değil mi? Dünya bir yerden yanar, birilerinin canı yanar, hani olur ya, felaketler, haksızlıklar, bazen ta dibinden sarsan şeyler. Sonra ne mi olur? Telefonlar elimize yapışır, klavye sesleri yükselir, o meşhur ‘haklı olma’ yarışı başlar işte. Hani böyle “Ben en vicdanlıyım!” diye bağıran, ama sesi sadece ekranlarda yankılanan garip bir koro. Koro mu, yoksa gürültü mü, emin değilim.

Geçenlerde, yani geçen hafta falan, markette kasada beklerken, önümdeki kadın bağırıyordu telefonla, “Neden kimse bir şey yapmıyor!?” diye, sesinin tonundan dünyanın bütün yükü omzundaymış gibi geliyordu, ama bir yandan da iki eli alışveriş arabasını itekliyordu, içinde abur cubur dolu, sanki dünyanın en kritik meselesi buymuş gibi. Aklıma geldi, biz de öyleyiz aslında, değil mi? Klavyede fırtınalar koparıyoruz, hashtagler uçuşuyor, profil fotoğraflarını renklendiriyoruz, belki bir siyah kurdele, belki bir barış işareti, duruma göre artık neyse, her şey sanki bir tiyatro sahnesinde oynanan büyük bir performansa dönüşmüş. Bir bakıyorsunuz, o günün ‘gündem’ maddesi neyse, işte Suriye, Gazze, yangınlar, deprem, hayvan hakları, kadına şiddet, çevre kirliliği—hepsi birbirine girmiş, devasa, sindirilemez bir bilgi çorbası gibi duruyor karşımızda. Ve biz de o çorbaya, koca bir kepçe dolusu ‘kınama’ atıyoruz, bir de üstüne “Yazıklar olsun!” diye tuz serpiyoruz, sonra da “Görev tamamlandı!” hissiyatıyla içimiz rahat, o günkü vicdan payımızı ödemiş olmanın huzuruyla uykuya dalıyoruz.

Uykuya dalıyoruz.

Ama neyi tamamladık gerçekten? Bir hashtag mi kurtaracak o yıkımı, o acıyı, o adaletsizliği? Bir profil fotoğrafı değişimi mi durduracak o vahşeti, o gözyaşını, o sessiz çığlığı? Komik değil mi bu? Yani, ben bile yazarken bir garipsiyorum, bu kadar mı ucuzladık biz, bu kadar mı basitleşti her şey? Hani derler ya, “klavye delikanlılığı”, bu durum tam da o işte, hatta ondan bile kötü bence, çünkü artık delikanlılık da kalmadı, sadece dijital bir vicdan sızıntısı var ortada, o da hemen buharlaşıyor, bir sonraki ‘gündem’ maddesi geldiğinde buhar olup uçuyor, sanki hiç var olmamış gibi.

Geçen hafta arkadaşlarımla oturuyorduk bir cafede, kahveler soğumuş, muhabbet uzuyor tabii, biri yine başladı, “Ne yapacağız bu dünyaya Sefa ya, battık!” diye. Ben de dedim ki, “Battıysak batmışızdır, ama sen en son ne zaman bir sivil toplum kuruluşuna gittin, gönüllü oldun? Veya en basitinden, sokağındaki komşunun derdini sordun?” Sustu. Cevap yok. İşte tam da bu noktadan bahsediyorum. Ekranların büyülü ışığı, bizi gerçeklerden o kadar uzaklaştırdı ki, artık gerçek mücadele, gerçek eylem neydi, nasıl olurdu, unuttuk bile. Ya da unutmuş gibi yapıyoruz, çünkü gerçek eylem zahmetli, yorucu, belki riskli, belki de sadece “zaman alan” bir şey. Oysa bir tıkla, birkaç kelimeyle, ne kadar da kolay kahraman olmak, ne kadar da kolay vicdan kaslarını çalıştırmak. Kaslarınızı çalıştırdığınızı düşünmek daha doğrusu. İşte bu çok tehlikeli, çünkü bu, aslında hiçbir şey yapmadığımız halde, bir şeyler yaptığımız yanılsamasını yaratıyor içimizde. Ve bu yanılsama, gerçek değişimi, gerçek mücadeleyi baltalıyor, köreltiyor.

Yanlış anlaşılmasın, sosyal medyanın gücü yok mu, var elbette. Sesleri duyuruyor, farkındalık yaratıyor, insanları bir araya getirebiliyor. Eyvallah. Ama bu, bir eylemin *başlangıcı* olmalı, *sonu* değil. Biz ise tam tersini yapıyoruz, sosyal medyayı bir amaç haline getirdik, orada yaptığımız küçücük bir hareketle, koca bir dünyanın yükünü omuzlarımızdan atıyoruz sanki. Hani bir laf vardır ya, “denize düşen yılana sarılır,” biz denize düştük de, yılana değil de, bir selfie çubuğuna sarılmış gibiyiz. Fotoğraf çekiyoruz boğulurken, “Bakın, ne kadar da zor durumdayım!” diye. Absürt.

A close-up shot of a hand holding a smartphone, the screen brightly illuminated with social media posts and hashtags. In the background, slightly out of focus, there's a dimly lit, chaotic scene of real-world struggle or protest, emphasizing the disconnect.

Bizim o klavye başında döktüğümüz onca kelime, o onca öfke, o onca “kınama” aslında sadece kendi kendimize söylediğimiz bir masal mı? Bir tür ninni mi vicdanımıza, “Uyu şimdi, her şey yolunda, sen elinden geleni yaptın?” Gerçekten mi yaptık? Mesela, hani o sosyal medyada “Çocuklar aç!” diye feryat edenler var ya, kaç tanesi bir kumbaraya para attı, bir yemek bağışladı, bir yetime dokundu? Veya o “Kadına şiddete hayır!” diye profil fotoğrafı değiştirenler, kendi etrafındaki bir şiddet mağduruna el uzattı mı, karakolun yolunu tuttu mu, cesaret verdi mi? Bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Belki de vardır, belki de benim umutsuzluğum haksızdır, ama ben etrafıma baktığımda, ekranda bas bas bağıranlarla gerçek hayatta bir adım atanların pek de örtüşmediğini görüyorum. Bir uçurum var aralarında. Giderek de büyüyor bu uçurum. Bir yandan dijital bir kahramanlar ordusu, diğer yandan sessiz sedasız çürüyen gerçekler. Bu bir illüzyon. Koca bir illüzyon. Sanki bir film setindeyiz ve herkes rolünü yapıyor, ama kamera kayıt tuşuna basılı değil.

Hani bir de, en ironik kısmı var; bu kadar kolay ‘vicdan görevini’ yerine getirenler, genellikle en sert eleştirileri yöneltiyorlar başkalarına. “Neden iktidar bir şey yapmıyor?”, “Neden muhalefet susuyor?”, “Neden sivil toplum ses çıkarmıyor?” E sen ne yapıyorsun? Bir tweet attın, iki emoji koydun, sonra da kendini o dünyanın kahramanı mı ilan ettin? Bu kadar mı basitti insanlık borcumuz? İnsanın gerçekten bir fark yaratmak istediğinde, o koltuktan kalkması, o ekrandan kafasını kaldırması, o rahat zonundan çıkması gerektiğini sanıyordum ben, hani, böyle aptalca şeyler. Ama neyse…

Bu sürekli haklı çıkma hali de cabası. Herkes her konuda uzman. Herkesin bir fikri var, hem de en doğru fikir. Tartışma desen, tartışma yok, sadece bağırışma var. Kim daha çok, kim daha sivri konuşursa, o haklı sayılıyor. Bir de böyle, ‘algı’ yönetimi falan var, saçma sapan şeyler. Zaten gerçek bilgi mi kaldı ortada? Herkes kendi yankı odasında yaşıyor, kendi gibi düşünenlerle etkileşimde. Karşıt görüş mü? O hemen ‘troll’, ‘hain’, ‘cahil’ damgasını yer. Ya da vazgeçtim, öyle değil, sadece ‘yanlış’ damgası. Neyse. Bu kadar sığlaştık işte.

A zoomed-in, slightly distorted image of a human eye, reflecting multiple glowing phone screens with various social media logos and bright, fleeting notifications, giving a sense of being overwhelmed and distracted by digital noise.

Gerçekten bir şeyleri değiştirmek isteyenler, biliyor musunuz, onlar o kadar da gürültü yapmıyor. Onlar sessizce çalışıyor, çabalıyor, kire bulaşıyor, ter döküyor, bazen başarısız oluyor, bazen yoruluyor, ama asla pes etmiyor. Çünkü onların motivasyonu, “like” almak ya da “retweet” edilmek değil, gerçekten bir dokunuş yaratmak, bir yarayı sarmak, bir adaletsizliği gidermek. Onlar, klavyenin ucundaki sanal alkışlara değil, gerçek insanların gözlerindeki minnete, bir çocuğun gülüşüne, bir yaşlının duasını bakıyor. Bizim o dijital platformlarda harcadığımız zaman, enerji, öfke… Onun binde birini gerçek hayatta harcasak, emin olun, dünya başka bir yer olurdu. Ama yok. Bizim için kolay yol hep cazip, değil mi? Kolay kahramanlık, kolay vicdan temizliği, kolay protesto. Hani protesto da artık bir ritüel haline geldi. Cuma akşamı kınama tweeti at, hafta sonu kahveni yudumlarken “Ne güzel kınadım ama” diye düşün. Sonra pazartesi gelsin, her şey aynı tas aynı hamam devam etsin. Kendi kendimizi kandırıyoruz. Hem de ne biçim kandırıyoruz. Bu nasıl bir döngü, nasıl bir illüzyon, anlamıyorum. Bazen diyorum ki, belki de hepimiz bir simülasyonun içindeyiz, ve bu ‘sosyal medya kahramanlığı’ da o simülasyonun bir parçası, bizim sahte vicdanlarımızı tatmin eden bir kod parçası. Belki de gerçekten bir fark yaratabileceğimizi sanmak, en büyük hatamız. Ya da bilemiyorum, belki de hepimiz bu oyuna kendimizi fazla kaptırdık.

Kaptırdık gitti yani. Bu kadar basit miydi her şey? O kadar büyük laflar ediyoruz, evrenin sırları, insanlık onuru, adalet falan filan… Sonra dönüp bakıyoruz, küçük bir ekranın ışığına hapsolmuşuz. Yazık. Hepimize yazık. Vicdanın bu kadar ucuz bir ikamesini kabul ettiğimiz için, kendimize de yazık, dünyaya da.

A hand typing furiously on a laptop keyboard, but the screen is entirely black, reflecting only the dim light of the room, symbolizing the futility or lack of true connection/impact of the digital action.

Neyse, ben gidip bir demlik çay koyayım bari. Belki de demlenmiş bir çay, bu kadar karmaşık şeylerden daha gerçek bir şeydir.

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x