Zihnin Yeni Hapishanesi: Sıkılmaya Yeri Kalmayan Bir Dünyada Yaratıcılık Ne Arıyor? ÖZET: Modern yaşamın bitmek bilmeyen uyarıcı bombardımanı, bize ‘can sıkı…

Dur bak, dün ne oldu biliyor musun. Marketteyim, sıramı bekliyorum. Önümdeki teyze kasiyerle laflıyor, hani bildik muhabbetler; domates pahalı mıydı, yağ fiyatları ne oldu falan. Normalde böyle durumlarda çıkarırım telefonu, bir şeyler karıştırırım, geçer zaman işte. Ama nedense o an, bilmiyorum, telefon cebimde kaldı, çıkarmadım. Sadece teyzenin konuşmasını dinliyorum, sağa sola bakıyorum, raflardaki saçma sapan ürünlerin etiketlerini falan okuyorum hah işte, tam o sırada kafamın içinde bir ampul yandı resmen.
Kafamın içindeki ses, hani şu hepimizin beyninin bir köşesinde fısıldayan, “hadi hadi bir şeyler yap, boş durma” diyen o şey var ya, işte o ses sustu bir anlık. Sadece durdum. Sanki yıllardır koşan bir atı aniden durdurmuşlar gibi, o anki sessizlik, o can sıkıntısı, yani gerçek, organik can sıkıntısı, böyle bir boşluk hissi yarattı. Ve o boşlukta ne oldu dersin, durup dururken aklıma on yıl önce okuduğum bir kitabın son cümlesi geldi. Sonra da o cümleden yola çıkarak, hani şu aylardır üzerinde düşündüğüm ama bir türlü kılıfını bulamadığım o yazı fikri, tık diye oturdu yerine. Bak, görüyor musun. Nereden nereye. Bir dakika sıkılmaktan bahsediyoruz burada.
Şimdi sorma bana, “Ee Sefa Bey, ne yani, telefonları atıp mağara devrine mi dönelim?” diye. Yok ya, ne alakası var şimdi. Ama hani diyorum ki, şu elimizdeki minik ekranlar, kulaklarımızdaki sonsuz podcast’ler, televizyondaki yüzbin kanal, sosyal medyadaki dur durak bilmeyen, asla bitmeyen içerik bombardımanı var ya -işte o, bizi can sıkıntısından kurtardığını sandığımız her şey, aslında bizi bambaşka bir şeye hapsediyor olamaz mı? Tamam, anlık eğlence, bilgi, bağlantı falan. Güzel. Eyvallah. Ama bir durup düşünsek, ne oluyor bu sırada zihnimize? Nerede o boş zamanlar, o durağanlık anları, hani o yaratıcı patlamaların falan filan aslında tohumlarının atıldığı o verimli hiçlik? Yaratıcılık, arkadaş, bildiğin can sıkıntısının piçi değil miydi zaten hep?!
Sıkılmak Yasaklı Bir Lüks Mü Oldu?
Çocukken, hatırlıyorum, yaz tatillerinde ne yapardık? Sabah kalkarız, kahvaltı, sonra bütün gün boşluk. Belki dışarı çıkar oynarız, belki yok, o da yok, evde öylece dolanırız. Televizyonda da izleyecek bir şey yok. Kitap okuma desen, hadi bir yere kadar. İşte o zamanlar, o bitmek bilmeyen uzun öğleden sonraları, ben odamda duvarlara baka baka bin bir türlü hikaye uydururdum kafamdan. Kendi dünyalarımı kurardım, hayali arkadaşlarımla konuşurdum, saçma sapan senaryolar yazardım içimden. Hatta bazen kendi kendime oyunlar uydururdum, hani şu “yerler lav” falan gibi. Şimdi düşünüyorum da, o oyunlar, o hikayeler, o uçuk kaçık düşünceler… hepsi o sıkılganlığın, o boşluğun ürünüydü.
Şimdi? Şimdi bir otobüse bin, kafanı kaldır, herkes bir ekranın içinde. Kulaklıklı. Gözleri boş. Eller parmak dansı yapıyor. Kimse sıkılmıyor. Kimse otobüs camından dışarıyı izleyip bulutlara şekil vermiyor, insanların yüzlerindeki hikayeleri okumaya çalışmıyor. Hele bir boşluk hisset, sanki günah işlemişsin gibi, hemen bir telefona sarılma refleksi. Tik gibi bir şey bu. Sanki boşluk, bir kusurmuş, doldurulması gereken bir ayıp. Neden? Çünkü bize sürekli “dolu ol, üret, tüket, meşgul ol” deniyor, durmadan. Düşünsene, kahve kuyruğundasın, ya da doktorda sıra bekliyorsun, o beş dakika bile zehir geliyor. Hemen bir şey izlemelisin, bir şey okumalısın, bir şey dinlemelisin. Bir şey yapmalısın. Boş durma. Boş durmak demek, tembellik demek sanki. Öyle öğrettiler bize.

Oysa sıkılmak, o anki o boşluk hissi, aslında zihnin reset tuşu gibi bir şey. Zihin bir süre boşta kalmazsa, nasıl işleyecek, nasıl yeni bağlantılar kuracak, eski bilgileri nasıl bir araya getirip yeni fikirler üretecek? Sürekli girdi, sürekli uyaran. Beynimiz bir sünger gibi, evet, emer de emer ama sürekli sıkmadan, suyunu çıkarmadan nasıl yeni suyu alacak? Ee tabii, şişer kalır öyle, patlamazsa iyi. Bıraksak biraz kendi başına takılsa beyin, sağa sola çarpsa, hiç alakasız şeyler düşünse, belki işte o zaman o ‘eureka’ anları yaşanır. Belki. Ya da yaşanmaz, kim bilir. Ama denemeye değer bence.
Geçenlerde bir yerde okudum, hani şu ‘dopamin detoksu’ falan diyorlar ya, aslında o da bu meseleyle alakalı. Sürekli bir haz, sürekli bir ödül peşinde koşmaktan yorulmuşuz. Küçücük bir bildirim sesi bile beynimizi şenlendiriyor. Oysa büyük fikirler, derin düşünceler, onlar öyle anlık, beş saniyelik dopamin patlamalarıyla gelmiyor ki. Onlar, hani o uzun, sıkıcı yürüyüşlerde, duş alırken birden gelen o ilham anlarında, ya da boş boş tavana bakarken, evet, o anlarda filizleniyor. Boş zaman, yani sıkılacak zaman, aslında düşünceye açılan bir kapı. Bunu kim inkar edebilir ki? Ya da inkar etsinler, banane. Ben bildiğimi okuyacağım bu konuda.
Yaratıcılık Nereye Kaçtı?
Şimdi bak, dünya ‘içerik’ kaynıyor. Herkes bir şeyler üretiyor, herkes bir şey tüketiyor. Ama bu kadar çok içerik üretilirken, gerçekten “yaratıcı” olanlar ne kadar? Hani böyle kafamızı döndürecek, ufkumuzu açacak, “vaaay be” dedirtecek şeyler? Yok, parmakla sayarsın. Çoğu şey birbirinin kopyası, tekrarı, farklı ambalajda sunulmuş aynı bayat fikirler. Niye? Çünkü o can sıkıntısı, o derin boşluk ve o boşlukta oluşan yalnızlık hissiyle yüzleşme cesaretimiz kalmadı. Oysa yaratıcılık, bir bakıma, yalnızlığın ve sıkıntının yarattığı bir tür savunma mekanizmasıdır. Zihin boş durmayı sevmez, boşluğu doldurmak için yeni şeyler icat eder. Etmez mi? Eder tabii.
Hani bir de şu var, sürekli ‘erişilebilir’ olma zorunluluğu. Bir mail atılıyor, anında cevap bekliyorlar. Bir mesaj, okundu mu, neden dönülmedi hemen? Bu da bizi sürekli bir tetikte olma haline sokuyor. Zihnimiz sürekli dışarıya dönük, içeride ne olup bitiyor, kimse farkında değil. Ben bazen kendimi yakalıyorum. Bir an bile boşluğa düşsem, hemen bir ‘şeyi’ kontrol etme ihtiyacı. Saçma sapan haber sitelerine bak, Instagram’da kim ne paylaşmış onu kontrol et, ya da ne bileyim, bir video aç. Sadece o anki sessizlikten, o boşluktan kaçmak için. Sanki bilinçaltımızda bir fısıltı: “Sıkılma! Sakın sıkılma! Başka birileri senden daha ilginç şeyler yapıyor!” Neyse…

Bir de şu teknoloji bağımlılığı hikayesi var ya. Biliyorum, klişe, biliyorum herkes konuşuyor. Ama hani şöyle bir şey fark ettim, ben de dahil, o kadar çok şeye maruz kalıyoruz ki, bir süre sonra artık hiçbir şey bize yetmemeye başlıyor. Sürekli daha fazlası, daha hızlısı, daha renklisi. Eski tatlar artık o kadar da lezzetli gelmiyor. İşte tam da bu noktada yaratıcılığın tadı kaçıyor bence. Çünkü yaratıcılık, bir şeyi var olandan farklı görme, boş bir sayfaya anlam katma yeteneği. Ama eğer o boşluğu hiç deneyimlemezsek, o sayfayı hiç görmezsek, hep başkalarının çizdiği çizgilerin içinden gitmeye çalışırsak, neyin nesini yaratacağız ki?
Ya da şöyle diyelim, hani şu “flow state” dedikleri bir hal var ya, böyle bir şeye tam odaklanırsın, zamanın nasıl geçtiğini anlamazsın, müthiş verimli hissedersin falan. O hale girmek için de bir ön hazırlık, bir zihinsel sakinleşme, hatta bir miktar sıkılma gerekmez mi? Mesela, ben en iyi fikirlerimi, bir işi yapmaya direndiğim, ertelediğim, sonra da böyle zorla başına oturduğum anlarda buluyorum. O sıkılmanın getirdiği itici güç mü ne, tam olarak bilmiyorum. Belki de beynin son çırpınışlarıdır, kim bilir. Ama işe yarıyor. Bir nevi, ‘sıkılmaktan sıkılmak’ diye bir şey var sanırım, o noktadan sonra mecbur yaratıcı oluyorsun yani.

Hani mesela, çocuklara bakıyorum. Tabletler, telefonlar ellerinde. Boş zaman diye bir şeyleri yok. Oyunlar, videolar, sürekli bir uyaran. Peki sonra ne olacak? Hayal güçleri ne olacak bunların? Hiç boş zamanları olmayan, hiç sıkılmayan çocuklar büyüyünce ne gibi fikirler üretecekler? Çok merak ediyorum. Böyle robot gibi, ezberlenmiş bilgilerle mi hareket edecekler hep? Hiç o “out of the box” düşünme dediğimiz şey gelişmeyecek mi? Korkuyorum biraz, vallahi. Korkuyorum ya da abartıyor muyum, bilmiyorum. Neyse.
Belki de yanılıyorumdur. Belki de bu yeni dünya, hani şu sürekli bağlı, sürekli uyarana maruz kalan dünya, bambaşka bir yaratıcılık türü doğurur. Belki de bu kadar girdiden bambaşka sentezler çıkar, çok daha karmaşık, çok daha acayip şeyler. Bilemiyorum. Ama hani insan bir durup da “Nereye gidiyoruz biz ya? Ne oluyor bu kafalara?” diye sormadan edemiyor. Hadi, ben gidip bir kahve koyayım en iyisi kendime, belki o beş dakikalık demlenme süresi












