Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Hareketin Durağanlığı: Dünya, Sürekli Bir Şeyler Yaparken Neden Hiçbir Yere Gitmiyor?

09 Mayıs 2026 • 08:00 Sefa Mağat 2

Allah aşkına biri bana anlatsın, yani bir dur ya. Sabah kalkıyoruz, bir telaş, bir koşuşturma… Kahvaltıyı bitir daha ağzın dolu, koştur işe; toplantılar, mailler, “acil” diye etiketlenmiş aslında beş dakika beklese hiçbir şey olmayacak bir sürü saçmalık. Sonra eve gel, o bitmek bilmeyen ev işleri, çocuğun ödevi, yok spor yapacağım, yok kitap okuyacağım, bir de sosyal hayat var onu da es geçemeyiz tabii, hadi git bir arkadaşla kahve içmeye falan filan. Yani bir insan bu kadar şeyi nasıl sığdırır bir güne? Ve en ironik kısmı ne biliyor musunuz, Sefa Mağat olarak ben bu telaşın ortasında durup bir an böyle uzaydan dünyaya bakıyorum da, sanki hepimiz aynı yerde dönüyoruz, öyle bir garip his. Sanki hiç gitmiyoruz bir yere.

Hani o başlık varya, “Hareketin Durağanlığı: Dünya, Sürekli Bir Şeyler Yaparken Neden Hiçbir Yere Gitmiyor?” İşte tam da bu, canımın içi, bu! Bir çark gibi dönüyoruz ama o çark sanki boşlukta dönüyor, yerinde sayıyor. Herkes bir şeyler ‘yaptığını’ göstermeye çalışıyor sürekli, sosyal medyada o ‘başarı’ hikayeleri, o ‘verimlilik’ tripleri, yok bilmem kaç saat uykusuz kalıp proje yetiştirenler, yok üç dil öğrenip aynı anda maraton koşanlar… Vay anasını sayın seyirciler! İyi de, bir dakika, gerçekten ne değişiyor? Yani bu kadar hareketin sonunda, daha mı mutlu, daha mı huzurlu olduk? Yoksa sadece daha mı yorgun, daha mı bitkin düştük? Aslında çoğu zaman hissediyorum o bitkinliği, böyle sırtımda tonlarca yük varmış gibi, hani geçenlerde markette sıra beklerken aklıma geldi, önümdeki kadın kasanın önünde iki dakika beklerken bile telefonundan bir şeyler bakıyordu, duramıyordu, o an dedim ki kendi kendime ‘işte bu, bizim hikâyemiz’. Duramıyoruz.

Durmak yok. Niye? Bilmiyorum. Sanki durursak dünya başımıza yıkılacakmış gibi, ya da daha kötüsü, kendimizle yüzleşmek zorunda kalacakmışız gibi bir korku var içimizde, öyle değil mi? Yoksa bana mı öyle geliyor? Ya da ne bileyim, belki de sadece ben bu kadar dramatize ediyorumdur ha? Ama içten içe bir ses var sürekli “Koş, yetiş, yap!” diyen. Ben geçen bir toplantıdan çıktım, yani tamamen anlamsız, boş bir toplantıydı, zaten bildiğimiz şeyleri on kere tekrar ettik falan, baktım takvime sonraki toplantıya beş dakika var, koşuyorum ofisin içinde, nefes nefese kaldım. Ama niye koştum şimdi? O toplantı da aynı boşlukta dönen diğer toplantılardan biriydi… Düşününce deli oluyorum bak şimdi, niye böyleyiz biz ya? Niye bu kadar hareketliyiz ama hep aynı noktaya geliyoruz??

O Bitmek Bilmeyen Koşu Bandı ve Biz

Bu sürekli koşuşturma hali, bir tür kolektif kaçış stratejisi mi acaba? Yani, büyük resmi görmekten, gerçekten önemli olan şeyleri fark etmekten, hatta belki kendi eylemsizliğimizin bizi getirdiği o boşluktan kaçmak için mi bu kadar çok şey yapıyoruz? Ya da tam tersi, varış noktasının aslında kendi eylemsizliğimiz olduğunu fark ettiğimiz an, bir anda boşluğa düşeceğimizden mi korkuyoruz? Çok derin mevzular bunlar, neyse konuyu dağıtmayayım şimdi ama, insan düşünmeden edemiyor işte. Otobüste giderken, yolda yürürken, hatta bazen duşta falan takılıyor kafama bu düşünceler, böyle anlık bir aydınlanma gibi, sonra yine koşuşturmanın içine geri dönüyorum ve unutuyorum… Ta ki bir sonraki ‘durağan hareket’ anına kadar. Gerçekten de garip bir döngü bu, adeta evrenin değil de, daha çok soğumuş çay tadındaki gerçekler gibi bir durum. Hani bir bakmışsın çay soğumuş, tadı da değişmiş ama sen hala aynı çayı içiyorsun sanıyorsun… Ee ne alaka şimdi bu örneği verdim ben de neyse.

A hamster running frantically on a wheel, completely oblivious to its surroundings, with a blurred, busy city background outside the cage, symbolizing endless activity without true progress.

Şey, düşünsenize, durmak. Sadece durmak. Bir şey yapmamak. Telefonu kenara koymak, mailleri kontrol etmemek, bir sonraki görevi planlamamak. Ne olurdu o zaman? Kıyamet mi kopardı? Sanmam. Belki de o an, o duraksama anında, o sessizlikte, gerçekten neye ihtiyacımız olduğunu, neyi istediğimizi fark ederdik? Belki de o zaman, o bitmek bilmeyen “yapılacaklar” listesinin aslında çoğumuz için bir ‘boşluk doldurma’ aracı olduğunu anlardık. Ama yok, biz öyle duramayız. Durursak düşeriz, düşersek kaybederiz. Kimin neyini kaybediyoruz ki zaten? Bazen düşünüyorum da, biz bu ‘kazanma’ ve ‘kaybetme’ denklemini de yanlış kurmuşuz, tamamen saçmalık.

Bakın size bir şey anlatayım, geçenlerde bir arkadaşım, hani bu sürekli koşturan, sabah 5’te kalkıp bilmem ne yapan tiplerden, dedi ki “Sefa, çok yoğunum, hiç vaktim yok kendime.” İyi de dedim, ne yapıyorsun bu kadar yoğun? Başladı saymaya: iş, yoga, meditasyon, bilmem ne dil kursu, bir de gönüllü derneklere falan gidiyormuş. Ya iyi hoş da, bu ‘yoğunluk’ seni daha iyi bir yere mi götürüyor? Yoksa sadece daha çok yoruluyorsun ve bu ‘yoğunluk’ senin için bir kalkan mı aslında? Bazen, çok meşgul olmak, aslında hiçbir şey yapmadığımızı gizlemenin en kolay yolu gibi geliyor bana. Ciddi diyorum, yani böyle. Hani o ‘deep work’ falan derler ya, bazen ben de deniyorum o ‘deep work’ kafasını ama beş dakika sonra aklıma bin tane saçma şey geliyor, yok bu maili atayım, yok şu videoyu izleyeyim, sonra bakmışsın yarım saat geçmiş, hiçbir şey yapamamışım… Yani, sonuç?? Bir şey yok. Ee şimdi bunun neresi ‘deep work’? Sadece beynimizi daha çok yoruyoruz, o kadar.

Yasaklı kelimelerden kaçınmaya çalışıyorum şimdi, yani biliyorsunuz bazı kalıplar var böyle ağız alışkanlığı gibi dilimize dolanan, onları kullanmamak da ayrı bir meseleymiş ha, neyse. Ama işte bu, tam da bu durum. Sürekli bir şeylerden kaçıyoruz, kelimelerden, cümlelerden, hatta kendi düşüncelerimizden bile. Hani birileri çıksa dese ki “Arkadaşlar, durun! Bir nefes alın.” Ne derdik acaba? “Olmaz, işlerim var.” “Yetişmem gereken yerler var.” Halbuki o yetiştiğimiz yerler de çoğu zaman bizi aynı yere, yani yine aynı durağanlığa geri döndürüyor. Bir tür matris gibi sanki, farkında olmadan içinde yaşadığımız bir illüzyon. Biz bunu görmüyor muyuz, görmek mi istemiyoruz??? Ne alaka şimdi!!?

Kaçış Yolları ve Göz Yanılsamaları

Bu modern dünyanın faaliyet çılgınlığı, bizi yorarken, gerçek değişimi neden iskonto ediyor? Çünkü gerçek değişim, genellikle içeriden başlar. Sakinlikte, düşüncede, belki de o hiç yapmadığımız ‘hiçbir şeyde’ saklıdır. Ama biz o kadar hızlı dönüyoruz ki kendi eksenimizde, o iç sesleri duymaya fırsatımız bile olmuyor. Belki de bu yüzden, hep dışarıda bir şeyler arıyoruz. Yeni bir telefon, yeni bir kurs, yeni bir hobi. Sanki bunlar bizi dolduracak, sanki bunlar bizi ‘tamamlayacak’. Yok ya, ne alakası var şimdi. Sadece o boşluğu başka şeylerle dolduruyoruz. Ne kadar doldurursak dolduralım, o boşluk, o anlamsızlık hissi orada duruyor, hani hani koca bir dehliz gibi…

Bir de şu var: herkes birbirine bakıyor. Ayşe şunu yapıyor, Mehmet bunu başarmış. Ben niye geride kalayım? Bu da bir baskı unsuru. O yüzden de giriyoruz bu bitmek bilmeyen aktivite sarmalına. Zannediyoruz ki, ne kadar çok ‘yaparsak’, o kadar değerli oluruz. Toplum da böyle bir illüzyonun içine çekiyor bizi, ‘üretken ol’, ‘verimli ol’, ‘faydalı ol’. İyi de, kime faydalı oluyoruz? Bu fayda kime dokunuyor? En başta kendimize dokunmuyorsa, neyin faydasından bahsediyoruz ki? Bu soruları sormak bile bir risk şimdi bu “koşan dünya”da, değil mi? Ama birinin sorması lazım işte, o yüzden ben Sefa Mağat olarak soruyorum. Böyle bir muhalif ruhum var benim, ne yapayım.

A person sitting cross-legged in a lotus position amidst a chaotic, swirling vortex of modern life elements - laptops, smartphones, alarm clocks, traffic, money, to-do lists - looking calm but slightly overwhelmed, illustrating the struggle to find stillness.

Bazıları der ki, “Ama bu da bir yaşam biçimi, Sefa. İnsanlar böyle mutlu.” Ee, belki. Belki haklıdırlar. Herkesin yoğurt

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x