Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Algoritmanın Kalıpladığı Özgürlük: Seçimlerimiz Gerçekten Bize Mi Ait?

28 Nisan 2026 • 08:00 Sefa Mağat 2

Yahu sabah kahvesini içerken, ekranda beliren o “sizin için önerilenler” listesine bakıyordum. Bakıyordum derken, aslında beynim başka yerlerdeydi. Ne bileyim, dün gece rüyamda kırmızı kadife bir kanepenin üzerinde, tuhaf şapkalar takmış martılarla çay içtiğimi görmüştüm de o aklıma takılmıştı. Sanki evren bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Belki de sadece peynir bozuktu. Ama neyse, konumuz martılar değil, o önerilenler. Her gün, her yerde, sağımızda solumuzda, içtiğimiz sudan tutun da giydiğimiz çorabın rengine kadar her şeyi sanki birileri… Yok yok birileri değil, bir algoritma belirliyor gibi gelmiyor mu size de?

Hani böyle, “sınırsız seçenek” diyoruz, “özgür irade” falan. Güler misin ağlar mısın şimdi? Ben gülüyorum, hem de baya baya sinirle, tiksintiyle karışık bir gülüş bu. Geçen markette süt alacaktım, bildiğimiz dümdüz süt. Rafta çeşit çeşit marka, light’ı, tam yağlısı, laktozsuzu, bademlisi, hindistan cevizlisi, yulafı… Ulan bir süt alacağım sanki uzay mekiği fırlatıyorum. Bir de etiketlerin altındaki o ufacık yazılar var: “%15 daha az şeker”, “%30 daha fazla protein”, “organik sertifikalı”. Ne gerek var ki bu kadar şeye? Ben sadece sütün tadını seviyorum arkadaş!

Ama işte mesele tam da orada başlıyor değil mi? O “tercihler” arasında boğulurken, aslında neyi seçtiğimize dair gerçek bir özgürlük alanımız kalıyor mu? Yoksa bu koca koca marketler, o devasa internet siteleri, bizi baştan aşağı fişlemiş algoritmalar -ki bu kelimeyi de artık duymaktan midem kalkıyor ama ne yapalım, o kadar hayatımıza işlemiş- tam da onların istediği, ‘en optimum’ yolu mu bize dayatıyor? Hadi itiraf edelim. Kaç kere “ay ne güzel denk geldi, tam da ihtiyacım vardı” dediğiniz bir şeye, aslında ihtiyacınız olmadığını sonradan fark ettiniz? Ya da vazgeçtim, öyle değil. Belki de ihtiyacınız vardı, ama o ihtiyaç bir şekilde önceden size zerk edilmişti? Bir arkadaşım geçenlerde sürekli yeni çıkan bir kahve makinesından bahsediyordu, sanki dünyanın en önemli icadı falan. Hani o makineyi almazsa hayatı eksik kalacakmış gibi bir hali vardı. Sonra bir baktım, üç gün üst üste telefonunda, bilgisayarında, hatta gittiği spor salonunun duvarındaki reklam panosunda o kahve makinesinin reklamını görmüş. E tabii etkilenecek. İnsanız sonuçta, hepimiz etki altında kalırız.

Bu, sadece alışverişle sınırlı değil ha. İlişkilerimiz, düşüncelerimiz, hatta isyanlarımız bile bu kalıpların içine tıkılmış gibi. Sosyal medyada bir fikir mi dile getirdin? Hop, anında seninle aynı fikirde olan bir sürü insanla karşılaşıyorsun. Güzel diyorsun, bak ne çok destekçim var. Ama öbür taraftan, aslında o algoritma seni, senin gibi düşünen insanların arasına tıkıyor. Yani bir nevi yankı odası. Başka sesleri duyma şansın yok, duysan bile sana ‘saçma’ veya ‘yanlış’ gösteriliyor. Sen de oh ne güzel, kendi doğrumda haklıyım diye keyif yapıyorsun. Ama gerçek bu mu?

Benim en çok düşündüğüm şey ne biliyor musunuz? Şu “özgürlük” denen kavram. Çok yüce bir şey gibi lanse ediliyor, öyle değil mi? “Seçme özgürlüğü”, “düşünce özgürlüğü”, “yaşama özgürlüğü”… Ama baktığında, bu özgürlük sanki bir nevi menüden seçmek gibi. Garson elinde o devasa menüyle geliyor, içinde bin tane yemek var, hepsi de kulağa harika geliyor. Ama o menüyü kim yazdı? İçine kim neyi koydu? Hangi yemeklerin malzeme stoğu daha azdı da üstüne “kalmadı” etiketi yapıştırıldı? Biz sadece o sınırlı listenin içinden seçiyoruz. Ve bunu yaparken kendimizi o kadar özgür hissediyoruz ki… Aslında o listede olmayan milyonlarca başka yemek var dünyada. Ama bize gösterilen sadece bu.

A surreal painting of a person looking at a vast, glowing menu, but behind them, invisible strings are subtly pulling their limbs, connected to unseen digital screens and algorithms.

Bazen böyle akşamları balkonda otururken, şehirdeki ışıklara bakıyorum, o koskocaman binalara, içindeki insanlara. Herkes bir şeylerin peşinde, bir yerlere koşuşturuyor, bir şeyler satın alıyor, bir şeyleri beğeniyor, bir şeyleri paylaşıyor. Sanki büyük bir tiyatro oyunu oynanıyor da biz oyuncuların repliklerini bize fısıldayan bir reji ekibi var. O reji ekibi de görünmez. Ya da biz görmek istemiyoruz belki de. Çünkü bu rahatlatıcı. Seçimlerimizi birilerinin yapıyor olması, omuzlarımızdaki yükü hafifletiyor, öyle değil mi? “Ay ben ne yapacağımı bilemedim, neyse şuna tıklayayım bari, en çok bunu beğenmişler” demek, “tüm sorumluluk bana ait, ben araştırdım, düşündüm, taşındım, bu kararı aldım” demekten çok daha kolay.

Hatta isyanımız bile… Düşün, bir şeye isyan ediyorsun. Bir sosyal medya akımı başlatıyorsun. Tamam, haklısın, canın sıkılıyor. Ama o isyanın bile aslında kime hizmet ettiğini, hangi pazarın veya siyasi ajandanın bir parçası olduğunu kim bilebilir? O “büyük resim” dediğimiz şey var ya, işte o algoritmanın gözünde her hareketimiz bir data, her isyanımız bir trend, her beğenimiz bir hedefleme noktası. Yani isyan ederken bile aslında birileri için pazar araştırması yapıyor olabiliriz. Bu düşünce, beni bazen geceleri uyutmuyor. Ya da ne bileyim, belki de sadece fazla kahve içmişimdir. O da bir seçenek.

Şey, hani geçen bir arkadaşla konuşuyorduk, o da diyordu ki “Boşver Sefa ya, ne kadar kurcalarsan o kadar kafan karışır. Bırak olsun bitsin. Zaten hayat yeterince zor.” haklı da belki adam. Kim bilir? Gerçekten de bu kadar sorgulamak, bu kadar derine inmek, sadece daha mutsuz olmamıza mı yol açar? Bir şeyleri bilmemek, daha mı iyi? “Cahillik mutluluktur” derler ya. Gerçi o da bir kalıp laf, kim bilir kimin işine yarıyor o kalıp.

Bu kalıplar, bu “optimum” seçenekler, bazen de o kadar cazip sunuluyor ki. Hani sana hayatının en iyi teklifiymiş gibi geliyor. “Senin için özel olarak seçildi!”, “Bu indirim sadece sana özel!”, “Hayatında bir kez yaşayacağın fırsat!” Allah aşkına, benim için özel olarak seçilen bir şey neden milyonlarca başka insanın önüne de çıkıyor o zaman? Bir reklam ajansında çalışmış bir tanıdık vardı, o anlatıyordu. Nasıl psikolojinle oynadıklarını, hangi kelimeleri, hangi renkleri kullandıklarını, hangi saatlerde hangi reklamı gösterirsen daha çok dönüş alacağını. Resmen bir mühendislik işi bu. İnsan beyninin, o karmaşık yapının, ne kadar da kolay manipüle edilebilir olduğunu gösteriyor bize.

A person's brain represented as a complex circuit board, with tiny, glowing wires and nodes constantly being rerouted by unseen, translucent hands representing algorithms.

Peki çözüm ne? Bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Gidip mağaraya mı kapansak? Telefonu, interneti, elektriği mi bıraksak? E o zaman da bambaşka bir dünyanın esiri olursun, değil mi? “Toplumdan soyutlanmış” diye damgalarlar, yadırgarlar, tuhaf karşılarlar. Çünkü artık “normal” dediğimiz şey, bu kalıplar tarafından tanımlanmış bir şey.

Belki de mesele, bu kalıpların farkına varmak, onlara tamamen teslim olmamak. Arada bir o menünün dışına bakmaya çalışmak, “Acaba başka neler var?” diye sormak. Olayı tamamen reddetmek yerine, belki de o sistemi kendi lehimize çevirmenin yolları vardır. Ya da yok mudur? Ne bileyim, karmaşık işler bunlar. Düşün düşün çıkamıyorsun işin içinden.

Bazen de böyle küçük, anlamsız detaylarda arıyorum özgürlüğümü. Mesela geçenlerde, sırf inat olsun diye, sabah kalktım, kahvemi içtim, sonra gittim marketten canım hiç istememesine rağmen mor renkli bir süt aldım. Evet, mor renkli süt. Yaban mersinli falan. Kimse önermedi, hiçbir reklamda görmedim, hiçbir arkadaşım bahsetmedi. Sırf “ben seçtim” diyebilmek için. Tadı berbattı bu arada. Ama olsun. Özgürlüğün bedeli berbat bir tattı o gün benim için. Garip bir tatmin hissi verdi. Kısa sürdü ama. Ertesi gün yine normal süt aldım tabi. Mor süt alınca kahvemi de ona göre seçmem gerekirdi ama o kadarını düşünmemiştim. Ya da o kadar da özgür olamayız herhalde değil mi? Küçük isyanlar, minik kaçışlar. Belki de bizi hayatta tutan da bu. O ince ince örülmüş ağın içinde, arada bir ipliği koparmaya çalışmak.

A lone human hand gently tugging at a single strand of a vast, intricate, glowing web that stretches across a dark void, with countless other strands disappearing into the distance.

Ama neyse, yeter bu kadar düşünmek. Kafam şişti, beynim yandı. Şey, gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki çay daha basit bir içecektir. Ya da değil mi? Hangi çayı seçeceğim şimdi…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x