Güvenin İflası: Modern Dünya, Kendi Gerçeğini Kurumsal Şüpheyle Nasıl Zehirliyor?

Yahu var ya… Bazen oturup düşünüyorum, kafam şişiyor. Hani derler ya, “eskiden her şey daha güzeldi” diye, tamam o bir klişe ama cidden, bir şeyleri daha kolay mı kabul ediyorduk biz? Ya da salak mıydık? Yok yok salak değildik ama daha saf, öyle pat diye atlamayan hani, bir inanma kapasitemiz vardı galiba. Şimdi ne oldu peki? Her şey tuzla buz.
Bak şimdi. Gündem dediğin bir kakafoni zaten. Her yerden bir ses geliyor, bir iddia, bir yalan, bir çelişki. Ama eskiden ne bileyim, bir gazete manşeti vardı, bir televizyon haberi vardı, en azından “resmi kaynak” denen bir şey vardı da bir yerinden tutunuyorduk olaya. Artık resmi kaynak falan hak getire! Tamamen şüpheyle yaklaşıyoruz her şeye. Ben şahsen öyleyim yani, sen de öylesindir eminim.
Geçenlerde bir haber okudum, hani o çok bilindik tıp dergilerinden birinde yayınlanmış, bilimsel falan. Okudum, ikna oldum gibi. Sonra bir iki yorum gördüm altında, Twitter’da falan, yok efendim bilmem ne şirketi fonluyormuş bu araştırmayı, yok sonuçlar çarpıtılmış, hani o meşhur X kişisi de demişti ya zaten… Beynim durdu o an. Ulan dedim, bilim dediğimiz de mi artık güvenilmez bir şey haline geldi? Hadi siyaseti anladık, onlar zaten doğaları gereği her boka bulaşık çıkarlar, medya desen kimin borusunu ötüyor belli değil, hukukun da kendine göre sıkıntıları var, ama bilim be kardeşim! Bilim bile “amaaan, dur hele bir arkasında kim var bakalım” dedirtiyorsa, o zaman yandık biz, bittik.
Kimseye bir gram inancım kalmadı ha, bak cidden. Sabah haberleri açıyorum, sunucu sanki bir oyunculuk sergiliyor, sanki bana bir şeyler satmaya çalışıyor gibi geliyor. Akşam sosyal medyayı kurcalıyorum, her tweet, her post bir ajandanın parçası. Arkadaşımın attığı mesaj bile “acaba ne demek istiyor, alt metinde ne var” diye düşündürüyor. Paranoyak mı olduk biz, yoksa haklı mı bu beyin fırtınası — herhalde ikinci şık dimi?
Aslında kurumlar kendileri kazdılar kuyularını. Kimse kusura bakmasın. Hatırlasana, o büyük bankaların kriz zamanındaki hilelerini, politikacıların bitmek bilmeyen yolsuzluk skandallarını, o devasa ilaç firmalarının ufacık bir yan etkiyi bile nasıl örtbas ettiklerini, hatta gazetecilerin bile bir süre sonra tamamen taraf olup sadece o tarafın propagandasını yaptığını. E şimdi sen sürekli halka yalan söyler, gizli kapaklı işler çevirir, sonra da “bana güven” dersen, kimse yemez be kardeşim. Kimse!
Geçen annemle konuşuyoruz, o da diyordu “eskiden devlet ne dese inanılırdı, şimdi kendi çocuğuna bile inanmıyorsun”. Doğru valla. Dedikodunun gücü, komplo teorilerinin cazibesi buradan geliyor işte. Çünkü o kadar çok yalan duyduk ki resmi kanallardan, o kadar çok hayal kırıklığı yaşadık, artık en uçuk, en saçma görünen komplo teorisi bile kulağa daha gerçekçi geliyor, daha samimi. Neden biliyor musun? Çünkü komplo teorisyenleri sana en azından “biz de size yalan söylüyoruz” demiyor, onlar sana “bunlar size yalan söylüyor” diyor. Ve bu, o koca koca, kravatlı, takım elbiseli adamlardan duyduğumuz yalanlardan sonra, nedense daha dürüst geliyor. Çok garip, değil mi?

Düşünsene, dünya tarihi boyunca insanlar hep bir şeylere inanarak yaşamış. Tanrılara, krallara, bilim adamlarına, komşusuna… Şimdi kimseye inanmıyoruz. Peki neye tutunacağız? Kimseye güvenmezken, aslında kendimize de güvenemiyoruz bence. Çünkü biz de bu sistemin bir parçasıyız. Biz de o haberleri okuyan, o kurumlarla ilişki kuran, o siyasetçilere oy veren insanlarız.
Hani bir ara okuduğum bir kitapta diyordu ya, “gerçeğin kendisi artık sadece bir versiyon, hatta sadece bir ihtimal.” Ya da vazgeçtim, öyle değil. Gerçek diye bir şey kalmadı. Herkesin kendi gerçeği var. Benim gerçeğim, senin gerçeğin, devletin gerçeği, marketteki kasacının gerçeği… Herkes kendi küçük kalesinde, kendi doğru bildikleriyle çevrili, dışarıya düşman gözüyle bakıyor. E bu nereye varacak şimdi? Yani bu işin sonu ne? Hepimizin birbirine düştüğü bir arena mı olacak burası?
Bir de şu var. Eskiden bir hata yapıldığında, kurumlar özür dilerdi, işte müfettişler falan gelirdi, belki birileri istifa ederdi. Şimdi? Şimdi önce inkar ediyorlar, sonra suçu başkasına atıyorlar, sonra da “amaaan, zaten herkes yapıyor bunu” kafasına giriyorlar. Utanma, arlanma, sorumluluk alma gibi kavramlar lügatımızdan çıktı resmen. Bu kadar vurdumduymazlığa, bu kadar pervasızlığa kim nasıl güvensin ki? Kimse ya.
Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani bu blockchain teknolojisi falan var ya, o bile sanki bir umut ışığı gibi görünüyor bana. Hani “merkeziyetsiz” ya, kimseye güvenmek zorunda kalmıyorsun, her şey şeffaf, kayıtlı. Ama sonra diyorum ki, insan faktörü işin içine girdiği sürece, ne kadar merkeziyetsiz olursa olsun, yine birileri bir yolunu bulup kendi çıkarları için çarpıtır. İnsan dediğin böyle bir yaratık sonuçta, her zaman en kolay yolu arar, her zaman bir şeyleri kendine yontmaya çalışır. Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi, blockchain falan filan çok da benim uzmanlık alanım değil yani.

Şimdi ne yapalım peki? Sürekli şüpheyle mi yaşayacağız? Her duyduğumuz haberi, her gördüğümüz yüzü bir komplo teorisinin parçası gibi mi göreceğiz? E bu da insanı yorar be kardeşim. Bir yerden sonra bıkıyorsun, diyorsun ki “bana ne ya, ne olursa olsun”. Ama işte o “bana ne” dediğin noktada, kendi gerçekliğini başkalarının kurmasına izin vermiş oluyorsun. Ve bu, en tehlikelisi bence. Çünkü onlar senin için kurduğu gerçeği, kendi işlerine geldiği gibi kuruyorlar.
İnsanlar artık yalanları değil, yalan söyleyenleri dinlemeyi reddediyor. Fark var aralarında. Herkesin bir fikri var, herkesin bir “ben bilirim” hali var. Ama kimse gerçekten dinlemiyor, kimse gerçekten anlamaya çalışmıyor. Sadece kendi bildiğini, kendi inandığını başkalarına dayatmaya çalışıyor. Ve bu, güvenin iflasından sonraki en büyük felaket bence. Toplum dediğin şeyin çimentosu dağılıyor resmen. Hani o meşhur “birlik beraberlik” lafları var ya, artık sadece komik geliyor kulağa. Hangi birlik? Hangi beraberlik? Herkes birbirine şüpheyle bakarken, nasıl bir araya gelebiliriz ki?
Bu güvensizlik çağı, bizi nereye sürükleyecek? Ya da aslında sürüklemiyor, zaten geldik o noktaya. Böyle salak salak bakınıyoruz birbirimize. Kime inanacağız, neye inanacağız, nasıl hareket edeceğiz bilmiyoruz. Herkesin bir fikri var evet, ama kimsenin bir çözümü yok gibi. Ya da olan çözümlere kimse inanmıyor. Bir kısır döngü, bildiğin girdap. Çık çıkabilirsen…
Valla ben bir ara şey düşündüm, hani bu eski dönemlerde köylerde falan olur ya, herkes birbirini tanır, bilir, ona göre güvenirsin ya da güvenmezsin, öyle bir yere mi dönsek? Yok ya, ne alakası var şimdi o kadar teknoloji varken. Ama en azından insanlar birbirine baksaydı, yüz yüze konuşsaydı… O bile kalmadı ki. Herkes ekranların arkasına saklanmış, sallıyor. Neyse.

Şu an tek emin olduğum şey şu: bu durum daha da kötüye gidecek. Daha da parçalanacağız, daha da kutuplaşacağız. Çünkü birleştirici bir güç kalmadı. Ortak bir payda, ortak bir gerçeklik algısı yok. Herkes kendi komplo teorisinde, kendi inancında boğuluyor. Ve en kötüsü de ne biliyor musun? Bu durumdan kimse ders çıkarmıyor. Herkes, “ben haklıyım” derdinde. Hepimiz öyleyiz galiba. Ben de şimdi burada kendime göre haklıyım, sen de okurken kendine göre haklısın. Ama neye yarar bu? Hiçbir şeye.
Bazen insan gidip bir bankta oturup sadece bulutları izlemek istiyor. Hiçbir şeye karışmadan, hiçbir şeye inanma derdinde olmadan. Çünkü bu modern dünya, kendi gerçeğini kendi elleriyle zehirledi be arkadaş. Kendi kuyusunu kazdı resmen. Ve şimdi dibini görüyoruz galiba.
Gidip bir çay koyayım en iyisi, demli, şekersiz. Belki iyi gelir bu kafa karışıklığına.












