Bit Rot: Dijital Çağın Çürüyen Belleği

Yani ne bileyim ben… Koca koca server odaları, bilmem kaç terabayt diskler, bulutlar falan, hepsi koca bir yalan değil mi aslında? Geleceğin arkeoloğu, evet, öyle demişlerdi değil mi hani, ‘dijital çağın kalıntıları’ bilmem ne. Gülerler herhalde, çürük dişleriyle. Şu an bile zor okuyorum yirmi senelik kendi yazdığım kodu, ne formatı kaldı ne doğru dürüst derleyicisi. Sanki bilerek yapıyorlar gibi geliyor bazen, hani yeni ürün satacaklar ya, mecbur edeceksin adamı, eskiyle yaşatmayacaksın onu. Değil mi yani?
Geçenlerde eski bir hard disk buldum çekmecede, toz içinde, sanki bin yıllık bir mumya. İçinde ne vardı, hatırlamıyorum bile ama heyecanlandım nedense. Taktım bilgisayara, tık tık tık… Okumadı. Allah kahretsin! Anılarımdı belki, evet anılar, aile fotoğrafları mıydı, üniversite bitirme projem miydi, kaç yıllık emek, hani o zamanlar ne kadar kıymetliydi o 80 GB disk var ya, altın gibiydi resmen. Şimdi bakıyorum, çöp. Direkt çöp. Veri diye bir şey yok, sadece bir yığın anlamsız manyetik iz kalmış geriye, hatta kalmamış bile. Hani ben şimdi düşünüyorum, yirmi sene sonra benim çocukluk fotoğraflarım, torunlarımın mı artık, neyse kimin umrunda, nasıl olacak? Flash bellek desen güvenilmez, cloud desen, hani o da uçup gitmez mi bir gün? Amazon bir gün dese ki “Kardeşim kusura bakma, sunucu patladı…” bitti mi yani her şey?
Hatırlıyorum, bir ara Compact Disc’ler vardı, CD’ler. Sonra DVD çıktı, sonra Blu-ray, şimdi hiçbiri yok doğru düzgün. Steam’den oyun alıyorsun, hadi Steam battı diyelim, ne olacak? Gitti mi kütüphanem? Gitti, evet. E-kitaplar? Ee, e-kitaplar da aynı şey. Bir platforma bağlısın, o platform giderse ne okuyacaksın. Aslında tam tersi, hani eski bir kitabı hâlâ okuyabilirsin ya, yıpransa da, sayfaları sararsa da, okursun. Ama benim ilk bilgisayarım Commodore 64’teki oyun kasetini şimdi nasıl oynayacağım ben? Emulatorler sağ olsun ama o da başka bir proje, hani kim uğraşacak o kadar.

Bu format savaşları var ya, resmen bizi kandırmak için. JPEG’den HEIC’e, AVI’dan MP4’e, sürekli bir şeyler değişiyor. İyi de kardeşim, niye? Hani gelişiyor mu diyelim, yoksa şirketlerin para kazanma oyunu mu bu? Bence ikincisi, net. Bir de o linkler var, Allahım linkler. İnternette bir şey araştırıyorsun, buluyorsun bir makale, tıklıyorsun, hop! 404 Not Found. Ya da sayfa değişmiş, içerik uçmuş gitmiş. Hani o bilgi, o emek, nereye gitti şimdi? Dijital çağın kütüphanesi dedikleri bu muydu? Raflar her gün çöküyor, evet bildiğin çöküyor, kitaplar kayboluyor.
Neyse, geçen bir tane NAS server kurmaya çalıştım kendime, hani verilerimi yedekleyeyim diye. İnanır mısınız, iki günümü aldı doğru düzgün çalışması. RAID bilmem kaç yaptım, diski taktım, yazılımı kurdum, sonra bir sürü ayar, hata mesajları… Bir de elektrik kesintisi olsa, ya da bir disk bozulsa, hop! Yandın. Bu dijital güvenliğin falan bir de parası var, değil mi? Hani hem paranı ver, hem uğraş, hem de bir garanti yok. Gerçekten mi? İnsan diyorum, hani kâğıt kalemle yazsa daha uzun ömürlü olmaz mıydı? Bir taş tablete kazı belki daha garantidir, evet, çok saçma ama öyle.

Bu yeni SSD’ler var bir de, ışık hızında çalışıyorlar falan. Güzel, hoş da, hani bunların da bir ömrü var. Flash bellekler gibi, belirli bir yazma döngüsü sonrası puf. Bitti. Kime güveneceğiz? Bulut desen, hani o da zaten yine birilerinin sunucuları. Data center’lar var, soğuk, klimalı odalar, devasa elektrik faturaları. Ne kadar sürdürülebilir bu? Yani, sonsuz mu? Yoksa bir gün biri fişi çekecek mi, ve tüm insanlık tarihi, tüm bu sosyal medya paylaşımları, her şey, sadece bir boşluğa mı dönüşecek? Düşüncesi bile var ya, şey, garip, evet. Benim için yani.
Eskiden fotoğraf albümleri vardı, değil mi? Açardın, kokusu gelirdi o kâğıtların, sayfalar sararmış, hatıralar canlanırdı. Şimdi telefonunda yüz bin tane fotoğraf var, ama hangisini en son açtın? Hangi biri doğru düzgün yedekli? Bir gün telefonun suya düşse, ya da çalınsa, gitti mi her şey? Kimse de gidip bastırmıyor artık fotoğrafları, hani uğraşılmaz şimdi onunla, vakit mi var. Bir de hani sosyal medyada paylaşıyorsun ya, orada kalıcı gibi geliyor, ama o da aslında o şirketin sunucularında bir yerlerde, yarın öbür gün Twitter mı olur, Instagram mı olur, kapanmaz mı sanıyorsunuz? Kapanır. Hem de çatır çatır kapanır. Kapanınca ne olacak?
Ya şu olaylar var ya, mesela benim eski bilgisayarımdaki oyunlar… Windows 98’de çalışan bir sürü şey vardı, şimdi açılmıyor. Hani emülatörler, virtual machine’ler falan, tamam da. Bu bir çözüm mü? Geçici bir yama sadece, değil mi? Şey gibi, hani eski bir binayı ayakta tutmak için dışına iskele kurmak gibi. Ne zaman yıkılacağı belli değil. Ben şimdi bu kadar şey yazıyorum, bu yazı da bir gün erişilemez olursa çok ironik olmaz mı? Düşünsenize, yirmi yıl sonra birisi bu yazıyı arıyor, bulamıyor, çünkü bu site kapanmış, yazının formatı desteklenmiyor, ya da ne bileyim, internetin kendisi… Belki de haklılardır, kâğıt daha uzun ömürlüdür hakikaten.

Bilmiyorum ki. Belki de dijital sonsuzluk dediğimiz şey, sadece bir yanılsamadan ibaret. Kâğıttan bile kısa bir ömür mü? Evet, kesinlikle. Bakıyorum da bazen elimdeki şu telefonlara, tabletlere, laptoplara, hepsi geçici. Üç sene sonra yeni modeli çıkacak, eskisi çöp olacak. İçindeki bilgiler de mi çöp olacak? Yani, bu nasıl bir miras bırakıyoruz biz geleceğe? Çözülmez bilmeceler mi? Ya da sadece bir yığın bozuk piksel mi?
Aman boş ver. Gidip bir çay daha koyayım en iyisi.













