Perpetual Beta: Bitmeyen İnşaatın Yükü
Yine başladı. Bildiğin gibi, sabahın köründe açtım bilgisayarı, hani bir makale falan yazacağım diye — ki bu, şu an okuduğun şey işte— ama ne göreyim? Bildirimler. Bir yığın. Her yerden. E-posta uygulamasından tut da, sistemin kendi yamalarına kadar. Bitmiyor di mi? Sanki hani, evine taşındın diyelim, eşyalarını falan yerleştirdin, ohh dedin sonunda huzur… Ama yok! Kapı çalıyor, müteahhit gelmiş. “Efendim, şu duvarın rengi aslında böyle olmamalıydı. Bir iki gün daha kalacağız, kırıp yeniden yapacağız.” Ya da “Çatıda ufak bir çatlak bulduk, hemen onarmamız lazım, yarın ekipler geliyor, sesi duyacaksınız.” Ve bu, her gün. Her lanet gün!
Perpetual Beta. Ne güzel isim koymuşlar. Bitmeyen inşaatın yükü. Harika. Hani bir inşaat sahası düşün, çevresi hep güvenlik şeridiyle çevrili, koca koca demir iskeleler var, vinçler sürekli bir şey indirip kaldırıyor, toz toprak her yerde, moloz yığınları… İşçiler gelip gidiyor, bir şeyler çekiçliyor, bir şeyler kesiyor, kaynak yapıyor. Ama bina hiç bitmiyor. Bir kat çıkılıyor, sonra “dur ya, bu kolon yanlış oldu” deniyor, pat diye kırılıyor yeniden. Sonra başka bir yerden “şu cepheyi bir daha tasarlayalım” diyorlar. Ve sen, o binada yaşıyorsun. Her gün o gürültüyle, o tozla, o belirsizlikle yaşamak zorundasın.
Şimdi bunu yazılıma uyarlayalım, cihazlara. Misal, benim şu telefon var ya, hani geçen bahar aldım. En yeni, en hızlı, en bilmem ne diye. Aldığım gün zaten bir güncelleme istedi. Dedim, peki, ilk kurulum, normaldir. İki ay geçti, bir güncelleme daha. UI’ı hafiften değiştirdiler. Alışıyorsun bir şeye, sonra bam! Başka bir yerdesin. Hani geçenlerde ben markete gitmiştim, neyse çok kalabalıktı, böyle bir kasa sırası var sanırsın kıyamet kopuyor, o sırada aklıma geldi. Ya hani bu mühendisler falan, geliştiriciler, hiç mi düşünmüyorlar acaba? Biz bu uygulamaları kullanıyoruz. İşimiz var gücümüz var. Şey yani, her seferinde ‘yeni bir şeye alışma’ diye bir enerji harcıyoruz biz. Hafıza, hani, beynimizin o kısmını sürekli yeni şeylere adapte etmeye çalışmaktan yorulmuyor muyuz?
Yapay zeka klişelerinden uzak dur dedi biri sanki kulağıma fısıldadı. Eh, dururuz. Ama ne alakası var şimdi ki! Konu bambaşka. Bu bitmeyen beta durumu, aslında hani bir tür modern çağın Prometeus işkencesi gibi. Karaciğerin sürekli yenileniyor ve her gün yeniden gagalıyor bir kartal onu. Bizim de yazılımımız, cihazımız sürekli “iyileşiyor” ve biz de o iyileşme sancılarını çekiyoruz her gün yeniden.

Kırılganlık. Kelime bu. Gizli bir kırılganlık. Bizim bu ‘ilerleme’ sandığımız şey, aslında ne biliyor musun? Stabilite dediğin şey, hani o sağlamlık, ona güvenmek, ortadan kalktı. Eski sistemler böyle miydi ya? Bir yazılım alırdın, kurardın CD’den falan. Çalışırdı. Yıllarca çalışırdı. Bozulmazdı kolay kolay. Şimdi? İnternet kesilse, bazı uygulamalar ruhunu teslim ediyor. Güncelleme gelmese, güvensiz hissediyor kendini. Paranoyak olduk iyice. Hani bir makine mühendisi arkadaşım var benim, o da derdi hep, ‘Memduh’cum, teknoloji dediğin, hani iyi de, insanı sürekli ayakta tutuyor, koşturuyor.’ Haklıydı aslında. Geçen muhabbet ettik, kahve içiyoruz. Yok ya o değil, geçen hafta, neyse. Konuyu dağıtmayayım şimdi.
Bu tükenmişlik faturası. Aslında ödediğimiz bir bedel var burada. Sürekli yeni şeyler öğrenmek, yeni arayüzlere alışmak, çıkan sorunları gidermeye çalışmak. Yani, üretkenlik adına yaptığımız her şey, bir anda boşa gidebiliyor. Bir güncelleme gelir, hani şu kullandığın süper özel yazılım vardır, onun bir özelliğini bozar. Veya, daha fenası, tamamen kaldırır. E ben ne anladım o zaman, bu kadar emek verip öğrenmekten, alışmaktan?
Bazen düşünüyorum. Acaba bu, bilinçli bir şey mi? Hani firmalar diyor ki, “biz sürekli güncel kalmalıyız, yoksa rakiplerimiz bizi geçer.” Bu doğru da, bir yandan da, acaba bu ‘sürekli beta’ hali, ürünlerin asla tam olmaması, insanların daha çok para harcaması için bir bahane mi? Sürekli yeni sürüm, yeni cihaz, yeni özellik… Gerekli mi hepsi? Bilmiyorum. Belki de haklılardır.

Bak, eski bir yazılımcı olarak diyorum sana. Bir şeyi baştan doğru düzgün yapmak var, bir de “nasıl olsa sonra düzeltiriz” deyip yamalamak var. Bizim şimdiki devirde, ikincisi moda oldu. Çıkar hemen, çalışsın yeter, gerisi sonraki sprint’lere, sonraki versiyonlara kalsın. E bu, hani, sürekli bir yama, bir yama daha demek. Bir de o yamalar bile bazen başka yerleri bozuyor ya, çıldırtıyor insanı. Benim favori bir özelliğim vardı bir uygulamanın, neyse adını vermeyeyim şimdi, gizli kalmasını istiyorum o özelliğin biraz daha, yoksa onu da düzeltmeye kalkarlar, sonra bir bakmışım bambaşka bir şey olmuş. Neyse, o özellik bir gün pat diye gitti. Yok. Update ile birlikte kaybolmuş. E mail attım, geri bildirim gönderdim, bin dereden su getirttiler. Sonra dediler ki “kullanım oranı düşüktü, o yüzden kaldırdık.” E bana sormadın ki! Benim kullanım oranım yüksekti mesela!
Yani, ne diyorduk? İnsan bu duruma karşı savunmasız. Tüketici olarak, hani, yapabileceğimiz çok bir şey kalmıyor. Kullanmak zorundasın. Çünkü alternatifler de aynı tas aynı hamam. Ya da daha kötü. Hani o evdeki inşaatın müteahhidiyle kavga etsen ne olacak? Yeni ev mi yapacak sana? Yok. Sadece daha çok toz kalkacak. Belki de yan binaya taşınmak istersin ama o da aynı müteahhidin elinden çıkmış, çatısı akıyor, duvarları yamuk yumuk. Hatta bir tanıdığım vardı, o şey yapmış, gitmiş eski bir ev kiralamış, hani hiç tamir görmemiş ama en azından ne bozuk ne sağlam belliymiş, en azından sürpriz yok diye. Doğru bir strateji miydi? Bilmiyorum, biraz ekstrem kaçmış bence.
Bu durum sadece yazılımlarla da sınırlı değil ha. Cihazlar da öyle. Bir tane akıllı saat aldım, hani kalp ritmi, adım sayısı falan diye. Birkaç ay sonra güncelleme geldi. Pil ömrü yarıya indi. Niye? Bilmiyorum! Optimize ettik diyorlar. İyi de neyi optimize ettin sen! Benim için pil ömrü çok önemliydi. Neyse, sonraki güncellemede düzelir umuduyla bekledim. Düzelmedi. Başka bir özellik koydular, tansiyon ölçme falan, ama o da tutarlı çalışmıyor, yani ölçsen neye yarar! Ne alaka şimdi!!?
Bir de şu var tabii, bu sürekli güncellemeler, sürekli yamalar, hani bir yandan güvenlik açıkları falan filan diyorlar ya. Tamam, o kısma lafım yok. Siber güvenlik önemli, evet. Ama bu kadar sık güncelleme, acaba temelden mi kötü yapıldığı anlamına geliyor ilk başta? Hani bir şeyi kurşun geçirmez yaparsın, sonra arada bir zırhını cilalarsın. Ama bizimkiler, hani, sanki sürekli delik açıp sonra o delikleri kapatmaya çalışıyor gibi bir durum. Sonra bir bakmışsın, yama, yama üstüne, hani yorgan gibi olmuş, patchwork bir şey, ama altındaki orijinal kumaş kalmamış. Ya da vazgeçtim, öyle değil. Aslında tam tersi… Yok ya, ne alakası var şimdi ki…
Yani, diyeceğim o ki, bu ‘perpetual beta’ durumu, modern dünyanın bir laneti mi, yoksa hani katlanmamız gereken bir bedel mi, bilmiyorum. Ama ben yoruldum. Gerçekten yoruldum. Her gün yeni bir şey öğrenmekten, her gün yeni bir şeye adapte olmaktan. Stabilite istiyorum. Güven. Çalışan, bozmayan, durduk yere değiştirmeyen bir şeyler istiyorum. Bu kadar zor mu???

Neyse. Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki de dünyanın sonu gelince her şey sabit kalır… Kim bilir…













