Manşetlerin Zehirli Dansı: Gündem, Bizi Neden Sürekli Koşturuyor, Neden Hiçbir Yere Varmıyoruz? ÖZET: Gündem, her sabah yeni bir kriz, her akşam yeni bir tar…

Manşetler. Sabahın köründe açılan telefonun yüzüme vuran o soğuk ışığıyla başlıyor her şey. Daha çayı demlemeden, gözümün çapağını silmeden, dün gece rüyamda gördüğüm o garip kediyi bile düşünemeden, bir şeyler patlamış bir yerlerde biri birine laf atmış ekonomi zaten dipteydi de şimdi iyice dibin dibini mi gördü ne. Sürekli bir koşturma değil mi bu?
Hani bir at yarışı olsa en azından bir atı tutarsın dersin ki o kazanır bu kaybeder ama bu gündem varya bu gündem hiç öyle değil. Her gün yeni bir at yeni bir koşu yeni bir pist. Ve biz seyirci değiliz biz o atların peşinden koşan o koşuya sürüklenen hatta bazen o koşturmacayı kendi içimizde yaratan garip varlıklarız.
Mesela geçen benim anahtarı nereye koyduğumu hatırlayamadım on dakika kapının önünde dikildim kaldım öyle. Sonra aklıma geldi meğer cebimdeymiş. İşte o an dank etti bana, bu gündem de aynı böyle bir şey değil mi ya? Bir şeyler arıyoruz sürekli, bir cevap bir çözüm bir çıkış yolu falan ama aslında aradığımız şey tam da burnumuzun dibinde belki de hiç yok. Ya da aslında anahtar cebinde olup da sürekli evde anahtar arayan biri gibi hissediyorum kendimi, hani o koşuşturmaca o telaş sadece var olduğuna inandığımız bir eksiklikten ibaret gibi.
Ne yani şimdi bütün dünya mı kandırıyor bizi diyorsunuz yok canım o kadar da değil. Ama hani bazen kendime soruyorum bu kadar çok bilgi bu kadar çok haber bu kadar çok kriz bir araya gelince gerçekten daha mı bilgili oluyoruz daha mı doğru kararlar alıyoruz? Bilmiyorum. Sanki o bildiğimiz her şey birbirine karışıyor devasa bir çorba oluyor zihnimizde. Sonra o çorbayı içip “Daha çok şey biliyorum!” diye avunuyoruz. Oysa tadı aynı, hep aynı soğuk acı lezzet. Şey gibi, üç gün bekletilmiş bayat tost gibi.
Geçen markette sıra beklerken bir amca durmadan telefonuna bakıyordu, yüzü gergin kaşları çatık. Dedim herhalde önemli bir iş konuşması falan yapıyor. Sonra kulak misafiri oldum, meğer deprem haberi okuyormuş tekrar tekrar. O sırada ekmek almış peynir almış bir de sosis. Sosis mi o sırada? Ya da vazgeçtim, sosis değil salatalık almıştı galiba neyse konumuz bu değil.
Ama düşünsenize bütün günümüz böyle geçiyor. Bir haberden diğerine, bir trajedi ötekinden daha büyük gibi lanse edilirken biz de o duygu selinin içinde boğuluyoruz. Bir yandan vicdanımız sızlıyor “Aman ne kadar kötü şeyler oluyor” diye, öte yandan da içten içe sıkılıyoruz, çünkü o kadar çok oluyor ki artık hiçbir şey hissetmemeye başlıyoruz değil mi? İşte bu çok fena.
Perde kapanmadan hemen önce bir sahne değişikliği olur ya tiyatrolarda hani ışıklar kararır falan? Bizim gündemimizde o perde hiç kapanmıyor arkadaş. Sürekli yeni bir sahne sürekli yeni bir oyun ve biz de zorla yerimize oturtulmuş izleyicileriz. Hadi izle bakalım hadi üzül hadi sinirlen hadi endişelen. Ama sahne bitti mi bitmiyor. Ne bir ara ne bir final. Sadece sonsuz bir perdesiz geçiş. Bu da insanı yoruyor vallahi.

Hani bazıları der ya, “Gündemi takip etmek zorundayız ki bilinçli vatandaş olalım” diye. Doğru, haklılar. Elbette başımızı kuma gömüp hiçbir şeyden haberdar olmayalım demiyorum. Ama bu ne perhiz ne lahana turşusu şimdi. Gündemi takip etmekle gündemin seni takip etmesi arasında incecik bir çizgi var. Sanki gündem bir köpek balığı gibi, sen de denize düşmüş gariban bir yüzücü. Kaçmaya çalışıyorsun yüzüyorsun çırpınıyorsun ama o sürekli ensende. Belki de bizi yemek istemiyor sadece oynamak istiyordur. Ya da ikisi birden, kim bilir?
Bir de şu var. Her krizden sonra, her felaketten sonra birileri çıkar “Asla unutmayacağız!” diye bağırır. Sonra ne olur? Unuturuz. Hem de nasıl unuturuz. Bir hafta sonra yeni bir “unutulmaz” olay çıkar ortaya o da unutulur. Böyle böyle birikiyor bu “unutulanlar” dağ gibi oluyor. Bazen düşünüyorum acaba bu “unutulanlar” bir gün çıkıp “Yeter artık, bizi de hatırlayın!” diye isyan edecek mi? Düşünsene öyle bir şey, baya absürt olurdu.
Bazen bu durum o kadar absürt geliyor ki. Hani eskiden bir sorun olduğunda oturup konuşur bir çözüm arardık bir fikir ortaya atardık. Şimdi ne yapıyoruz? Haberi okuyoruz, iki iç çekiyoruz, belki bir tweet atıyoruz, sonra next! Yeni haber yeni kriz. Sanki beynimiz artık “problem çöz” modundan “haberi tüket” moduna geçti. Tüket ve unut. İşte bu zehirli dansın en tehlikeli adımı da bu bence. Tüketim. Duyguların, zamanın, enerjinin tüketimi. Ama ne için?
Geçen gün bir belgesel izledim, Japon balıkları hakkında. Hani o akvaryumda dönüp dururlar ya hep aynı yolu takip ederler. Sanki biz de öyleyiz. Her sabah yeni bir ‘önemli’ başlıkla aynı akvaryumda dönüp duruyoruz. Yeni bir gelişme yeni bir iddia. Sonra ne oluyor? Hiç. Bir yere varıyor muyuz? Hayır. Sadece dönüyoruz. Akvaryumda dönen balıklar gibi. Bir de o akvaryumun dışına bakan kocaman gözler var hani, bize yem atan. Onlar kim işte onu bilmiyorum.

Ya da belki de biz kendimizi kandırıyoruzdur. Belki bu “koşturma” bize bir amaç veriyordur? Bir aidiyet duygusu, “Ben de dünyanın dertleriyle dertleniyorum” gibi bir şey? Ne bileyim, bir boşluğu dolduruyordur? Ama o boşluk gerçekten mi doluyor yoksa daha mı büyüyor? Hani, sürekli yemek yiyorsun ama doymuyorsun gibi. Anlatabiliyor muyum??
Bir de o dil var tabi. Aman tanrım. Sanki her şey ya felaket ya da zafer. Ara ton yok, gri yok. Ya en kötü senaryo ya da destansı bir başarı. İşte o da bizi iyice kutuplaştırıyor iyice geriyor. Normalleşemiyoruz ki. Sürekli bir alarm hali. İçsel bir siren sesi beynimizde vızıldayıp duruyor. Uyumadan önce bile, neyse…
Hani bir arkadaşım vardı ilkokulda, her gün yeni bir oyuncağı olurdu. Biz de merakla bakardık ne getirdi diye. Sonra o oyuncak iki saat içinde kırılır ya da sıkılırdı. Ertesi gün yenisi. İşte gündem tam olarak o çocuk gibi davranıyor. Her gün yeni bir oyuncak atıyor ortaya. Hadi onunla oyalanın hadi onunla ilgilenin. Sonra iki saat içinde sıkılıp atıyoruz çöpe. Sonra yenisi. Bu döngü bitmez mi hiç!??
Gündem bu yüzden bir zehirli dans. Seni içine çekiyor seni kendine bağlıyor, ama dansın sonunda ne güzel bir melodi kalıyor ne de güzel bir hatıra. Sadece yorgunluk, bıkkınlık ve anlamsız bir koşuşturmacadan ibaret hissi. Bence artık bu dansı bırakıp kenara çekilip bir nefes almak lazım.
Ama nasıl yaparız? İşte o soru, beni uyutmayan soru. Belki de sormamamız gereken soru budur? Bilmiyorum gerçekten. Yorgun hissediyorum.

Gidip bir çay daha koyayım en iyisi, belki o anlamsız sessizlikte bir cevap bulurum.











