Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Teknoloji
  • İnsan 2.0: Bedenin Yeni İşletim Sistemi. ÖZET: Giyilebilir teknoloji, derimizin altına iniyor. Artık sadece bileğimize takılan bir saat değil, kanımıza karış…

İnsan 2.0: Bedenin Yeni İşletim Sistemi. ÖZET: Giyilebilir teknoloji, derimizin altına iniyor. Artık sadece bileğimize takılan bir saat değil, kanımıza karış…

10 Mayıs 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 1

İnsan 2.0: Bedenin Yeni İşletim Sistemi.

Şimdi mesela, elinizde bir telefon var di mi? Tamam. Bileğinizde akıllı saat? Eyvallah. Peki ya bunların hepsi, ne bileyim, derinizin altında çalışsa? Yani bildiğin kanınıza karışsa, sinir uçlarınızla dans etse falan. Kulağa biraz… şey gibi geliyor. Bilim kurgunun o itici, soğuk yanından fırlamış gibi. Ama durun. Tam da oradayız, hatta belki de geçtik bile. Giyilebilir teknoloji dediğin, o cicili bicili bilekliklerden, gözlüklere, şimdi direkt biyolojinin ta içine sızma derdinde.

Geçenlerde bir makale okudum, yazarın kim olduğunu unuttum şimdi, neyse, diyordu ki, bu iş artık ‘interface’ meselesini aşmış durumda. Yani o dokunmatik ekranlar, o sesli komutlar, hatta o beyin-bilgisayar arayüzleri falan hikaye kalıyor yavaş yavaş. Artık vücudumuzun kendisi bir işlemci haline geliyor, bir terminal. Bir nevi… yeni bir donanım mı? Yoksa mevcut donanıma yeni bir yazılım mı yüklüyoruz? Kafam karışıyor bazen bu tanımlamalara. Eski bir yazılımcı olarak bu terimler beni hep yorar, hani, neyin ne olduğunu net söyleyelim de ona göre debug edelim değil mi?

Düşünsene, sabah kalkıyorsun, kahve falan içiyorsun, bir bakıyorsun kanındaki şeker seviyesi, tansiyon, kalp ritmi… hepsi real-time olarak beynine aktarılıyor. Ya da belki de aktarılmıyor, direkt olarak o bilgiyi ‘hissediyorsun’. Nasıl anlatayım ki bunu? Bir uygulama çalıştırmak gibi değil. Tamamen sezgisel bir şey. Sanki vücudun sana içten bir rapor veriyor. Hani eskiden annemler tansiyon hastasıydı da, “Ay benim başım dönüyor, tansiyonum mu düştü acaba” derlerdi ya, işte o hissiyatın doğrudan, bilimsel bir veriye dönüşmesi. İlginç. Ya da tehlikeli mi demeliydim?

Benim en çok kafamı kurcalayan tarafı ne biliyor musun? Bu verileri kim işleyecek? Kim saklayacak? Veya en önemlisi: Kim kullanacak? Yani şimdi, banka bile senin harcamalarına göre kredi notu verirken, vücut fonksiyonlarına göre ‘sağlık notu’ falan mı verecekler? Sigorta şirketlerini hiç saymıyorum bile. Onlar bu verilere bayılırlar, eminim. “Memduh Bey, geçtiğimiz günlerde biraz fazla stres yapmışsınız, kalp atışlarınız normalin üzerinde seyretmiş. Poliçenizde revizyon yapmamız gerekiyor” diyecekler. Buyur buradan yak. Hani benim mahremim, hani benim kişisel verim? Derinin altına indiği zaman, ‘kişisel’ kavramı da bayağı bir derinlere mi gömülecek yani?

A close-up, slightly unsettling image of human skin with subtle, almost invisible glowing circuits embedded just beneath the surface, suggesting integration rather than an external device. The light from the circuits emanates softly, creating a futuristic yet organic feel.

Bir de şu var. Bu teknolojiler ‘gelişmiş’ insan tanımını baştan yazacak, değil mi? Hani eskiden zeka derdin, bilmem ne derdin, şimdi direkt olarak ‘sistem entegrasyonu’ mu diyeceğiz? Bazıları “Bu insanlığın evriminde bir sonraki adım” falan diyor. Evrim mi? Bana biraz… manipülasyon gibi geliyor bu. Biz kendi bedenimizi, sanki bir açık kaynaklı yazılım projesi gibi, sürekli güncellenen, modifiye edilen bir şeye mi dönüştürüyoruz? Hani beta sürümünden alpha sürümüne geçiş gibi. Ya da direkt alfa sürümünden final sürümüne bile geçemeden, pat diye ortada kalırsa ne olacak? Düşünsene, vücudun bug’a düşüyor. Mavi ekran veriyor falan. Saçma gelebilir ama imkansız mı?

Hatta bir ara aklıma geldi, biz bu yapay zeka mevzusuyla o kadar haşır neşir olduk ki, sanki kendi bedenimiz de bir makineymiş gibi davranmaya başlıyoruz. Ona da bir işletim sistemi kurma derdindeyiz. Bedenin kendi doğal işletim sistemi yetmiyor mu artık bize? Hani o milyonlarca yıldır tıkır tıkır çalışan, o muazzam biyolojik mekanizma… ona şimdi bir de yama mı atmamız gerekiyor? Ya da bir ‘service pack’? Güldüm kendi kendime. Neyse, konuyu dağıtmayayım.

Bu arada, geçen markete gitmiştim, kasiyer kızcağız kredi kartı makinesini bir türlü çalıştıramadı. Allah allah, dedim kendi kendime. En basit teknoloji bile bazen ne kadar zorlayıcı olabiliyor. Şimdi bu “Human 2.0” mevzusunda, o sistemler çökünce ne olacak? Kredi kartı makinesi değil bu, senin kalbinin atışı, beyninin algıları. Bir yazılım hatası, bir sistem çöküşü, direkt hayatına mal olabilir. Garantisi var mı peki bunun? Yok. Hiçbir teknoloji yüzde yüz garanti sunmuyor ki. Kullandığımız telefonlar bile arada kafayı yiyip resetleniyor, değil mi? Şimdi bunu kendi biyolojimize entegre etmek… biraz deli cesareti ister ya. Hani yazılımcılar der ya, “bug’lar kodun bir parçasıdır” diye, peki bizim biyolojimizin “bug”ları ne olacak? Virüsler? Hackerlar? Aklıma geldikçe içim ürperiyor, gerçekten. Paranoya demeyin, ben işin kötü senaryolarını düşünmeyi severim, işim bu, bir nevi test etmek gibi.

A dystopian urban landscape with people interacting with invisible interfaces, their faces lit by unseen screens. Some have small, almost imperceptible glowing marks on their skin, hinting at embedded technology. The overall mood is cold and isolating.

Kimileri de diyebilir ki “Aman ne olacak Memduh, zaten hepimiz birer veri yığınıyız, fark etmez.” Belki de haklılardır. Belki de gerçekten bu işin sonu buraya varacak. Ama bir yandan da içimdeki o eski, hani ‘insan’ denilen, kusurlarıyla, şaşılıklarıyla, garip sezgileriyle yaşayan canlıya dair o romantik hissiyat… o ne olacak? O sistem güncellemelerinde silinecek mi? Bir ‘factory reset’ ile tamamen gidecek mi? Ya da daha kötüsü, bir ‘firmware update’ ile zorla değiştirilecek mi? Ya ben o ‘eski ben’ olmaktan memnunsam? Ya o bugsız, temiz, ‘yeni’ işletim sistemini istemiyorsam? Buna kim karar verecek? Geliştiriciler mi?

Bak, aslında bu giyilebilir teknolojilerin derinin altına inmesi mevzusu, sadece donanımsal bir değişim değil bence. Asıl mesele, insanlığın kendisini nasıl tanımladığıyla ilgili. Biz kendimizi hala o etten kemikten varlıklar olarak mı göreceğiz, yoksa etrafımıza, içimize sardığımız o çiplerle, algoritmalarla mı tanımlayacağız? Hani, yazılımcıların sık sık yaptığı bir hata vardır, bir şey mükemmel çalışıyorken bile kurcalayıp bozmak. Bu da öyle bir şey mi acaba? Mükemmel çalışan bir sistemi alıp, ‘daha iyisi olsun’ diye kurcalamak ve sonunda… neyse. Bilemiyorum.

Ha bir de şu var, bu teknolojiye herkes erişebilecek mi? Yoksa sadece zenginlerin, belli bir elit kesimin lüksü mü olacak? Hani şimdi bile iyi bir bilgisayar almak ayrı dert, ekran kartı bulmak ayrı dert. Bu “Human 2.0” çipleri falan da öyle mi olacak? “Yaşasın, nihayet Human 2.0.1 güncellemesi geldi, daha iyi görmemi sağlıyor!” derken, birileri hala Human 1.0 olarak ortalıkta mı dolaşacak? Bu da yeni bir sınıf ayrımı yaratmaz mı? Biyolojik bir ayrıcalık, ne bileyim, biraz ürkütücü. Düşünmesi bile… tuhaf.

A detailed, slightly abstract rendering of a neural network or a brain's synaptic connections, but with visible, tiny glowing data packets flowing between them. It suggests digital information merging with biological thought, both fascinating and a little overwhelming.

Şey, en son bir dizi izlemiştim, adını hatırlamıyorum şimdi, orada da benzer bir konu vardı. İnsanlar hafızalarını, geçmişlerini kaydedebiliyorlardı. Sonra birileri bu hafızaları çalıyor, manipüle ediyordu. Yani şimdi, sadece bedenimin değil, belki de ruhumun, kişiliğimin bile bir yedek kopyası mı olacak? Ve o kopyayı birileri ele geçirirse ne olacak? Bu işin ucu çok açık, çok tehlikeli yerlere varabilir. Hani insan beyni ne kadar karmaşıksa, bu yeni sistemler de o kadar karmaşık olacak. Ve o kadar da hatalara açık. Kim bilir, belki de bilerek hatalar bırakacaklardır sistemde. Kimbilir neden?

Bazen düşünüyorum, acaba bu “ileri teknoloji” peşinde koşarken, insan olmanın en basit, en temel değerlerini mi unutuyoruz? Hani o dokunmak, hissetmek, düşünmek, hata yapmak… Bunlar da birer ‘bug’ olarak mı görülecek artık? Yoksa direkt olarak devre dışı mı bırakılacak? Çok tuhaf, gerçekten. Çayımı soğuttum yine… neyse.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x