Hayatın Şablonu: Dünya, Tek Bir Mutluluk Formülüne Nasıl Kurban Ediliyor?
Yahu sabah sabah kafayı yiyeceğim yine. Çayımı koydum, kahvaltımı hazırlıyorum. Yumurtayı çatlattım tavanın kenarına hop bir de ne göreyim, yine aynı hikaye, aynı imajlar! Instagram’da mı desem LinkedIn’de mi desem, fark etmez aslında, her yerde aynı şeyler dolanıp duruyor. İşte bilmem kimin ‘başarılı’ startup’ı da bilmem nerenin ‘mutlu’ ailesi. Hepsi ama hepsi aynı template’ten çıkmış sanki. İnsan bakıyor da, “bizim mahalledeki Osman Abi niye bunlara benzemiyor” diye düşünmeden edemiyor hani.
Gerçekten bazen oturduğum yerde düşünüyorum acaba bu nedir yani? Bu dünyada herkes tek tip bir şeyler mi olmak zorunda Allah aşkına? Sabah sporunu yapacak, glutensiz beslenecek, kariyer basamaklarını jet hızıyla tırmanacak, sonra da o meşhur ‘dengeyi’ bulacak falan filan. Yahu kim buldu bu dengeyi söyleyin de biz de bulalım da herkes bu tarifi yapsın yani, sonra ne olacak? Bilmem, benim kafam almadı pek. Sanki birileri bizim adımıza çoktan yazmış gibi hayat senaryolarını böyle ince ince nakış gibi.
O Şablon Nereden Geldi Peh!
Bakın aslında mevzu şurada başlıyor sanki, ya da bana öyle geliyor. Bu küresel denen pazar denen şey var ya, bir de onun kankası dijital algoritmalar… Bunlar var ya birleşip bizim ruhumuzu ele geçiriyorlar vallahi billahi. Hani sen durduk yere “ben de bir gün bir karavan alıp Türkiye turuna çıkayım” diye hayal kurarken, pat diye karşına dünyanın en pahalı karavanları, en lüks kamp yerleri, en sterilize edilmiş doğa fotoğrafları çıkmaya başlıyor değil mi? Sonra sen diyorsun ki “Allah Allah ben karavanı niye istiyordum ki sanki, şimdi bu ultra lüks olanı lazım bana” diye. Halbuki senin hayalin belki sadece sırt çantasıyla bir dağ köyünde uyumaktı, çadırda yani.
İşte olay tam da bu. Bize ne isteyeceğimiz öğretiliyor resmen, ders niyetine hem de öyle böyle değil. Sanki bir robot fabrikası var ve bizler de o fabrikadan çıkan standart ürünleriz. Herkes aynı başarıyı kovalasın, aynı “mutluluğu” (tırnak içinde tabii) yakalasın istiyorlar. Peki bizim kendi küçük, dandik, belki kimseye benzemeyen o minicik arzularımız, kültürel zenginliğimiz, hani o teyzemin köyde yaptığı salça gibi özgünlüklerimiz ne olacak, nereye gidecek? Çöp mü bunların hepsi, yoksa yeterince “global” mi değiller?
Şey, mesela geçen dayım anlattı, benim dayım biraz böyle daldan dala atlar ama neyse. Dedim ya bizim köyde falan filan diye, heh o dayım işte, onun bir komşusu vardı. Yıllarca kahveciydi, esnaftı yani. Bir gün karar verdi, “ben dedi köye dönüp tarım yapacağım.” Herkes “deli misin ya, onca yıl emek verdin şehirde, niye şimdi elin toprağına bulaşacaksın” falan filan dedi. Dayım da “salça yapıyor evde, onu pazarlayacak işte, kendi yağıyla kavrulacak” dedi. Sonra ne oldu biliyor musun? Adam hakikaten döndü köye. Kendi halinde ekti biçti, sattı, mutlu mesut yaşadı. Hiçbir zaman o Instagram’daki ‘başarılı’ girişimciler gibi olmadı, hiç o parıltılı hayatları yaşamadı ama yüzünde hep bir gülümseme vardı.
Demek istediğim, bu adamın mutluluğu ile o janjanlı dergi kapaklarındaki mutluluk imajı aynı mı Allah aşkına? Bence değil. Birisi gerçek, kendi kendine yeten, öbürü ise sanki bir senaryodan fırlamış gibi. Hani Hollywood filmlerindeki gibi herkesin sonu mutlu bitmek zorunda gibi bir dayatma var ya. Gerçek hayatta hepimiz aynı değiliz ki, tek tip insan olsak neyimize yarayacak ki bu?
Sanki evrenin bütün sırrı tek bir matematik formülüne sıkıştırılmaya çalışılıyor ama hayat dediğin kaotik bir şey, soğumuş çay tadındaki gerçekler bazen daha anlamlı. Karmaşık, karman çorman, ne bileyim…

Bu homojenleşme, sadece aldığımız şeyleri, giydiğimiz kıyafetleri değil, ruhumuzu bile standardizasyona sokuyor. Sanki o ruhumuzun içinde bir yerlerde, küçücük bir fısıltı var, “Ben başka bir şey istiyorum” diyen ama biz onu duymamazlıktan geliyoruz. Çünkü o fısıltı, sosyal medyada yeterince beğeni almayacak, yeterince “havalı” görünmeyecek diye korkuyoruz. Yazık değil mi yani o fısıltılara, o özgün seslere?
Şimdi diyeceksin ki “E iyi de Sefa, ne yapalım yani? Herkes kendi kafasına göre mi yaşasın?” Yaşasın tabii canım, yani yaşamasın mı? Bize dayatılan o tek tip ‘iyi yaşam’ şablonu, sanki bir kurban töreni gibi, bizi kendi özümüzden, kendi isteklerimizden, hatta kendi kültürümüzden feda etmemizi istiyor. Farkında bile değiliz çoğu zaman. Koşturup duruyoruz bir şeylerin peşinde, “ben de bunu yapmalıyım, ben de bunu almalıyım” diye. Belki de asla istemediğimiz şeyleri istiyormuş gibi yapıyoruz, öyle değil mi?
Bazen düşünüyorum, belki de bu bir çeşit toplu hipnoz falan. Herkes aynı rüyayı görüyor, aynı uyanmayı bekliyor, aynı başarıyı alkışlıyor. Ama hani bazen kötü rüyalar görürsün de uyanmak istersin ya, bu da öyle bir şey sanki. Uyanıp da “yahu ben ne yapıyorum” demek yerine, “tamam tamam, ben de bu rüyanın bir parçasıyım, hatta en iyisiyim” diye diretiyoruz. Komik. Acı ama komik.
Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani böyle bir kasaya yığılırsın da öbür kasa boş durur ya, tam öyle bir his. Herkes aynı kasaya doğru koşuyor, öbürü bomboş. Neden? Çünkü birileri o kasanın ‘doğru’ kasa olduğunu söyledi, belki de sadece daha iyi ışıklandırılmıştı. Yoksa ne alaka şimdi, değil mi?

Bu sürekli bize “bak şöyle ol, böyle yap, bunu tüket, bunu izle” diyen bir akıntı var, o akıntıya kapılıp gidiyoruz. Ve bence bu, bizim ruh sağlığımıza da pek iyi gelmiyor. Sürekli bir yetersizlik hissi, sürekli bir “acaba eksik miyim” diye düşünme hali. Halbuki belki de en güzel, en değerli şey tam da o “eksik” dediğimiz yerlerimiz, o benzersiz hallerimizdir, kim bilir?
Mesela, hani o sosyal medya filtreleri var ya yüzünü kusursuz yapan? Bütün o çillerini, minik çizgilerini yok eden. E tamam da o çiller, o çizgiler senin hikayen değil miydi? Ne bileyim, çocukken güneş altında top oynadığının, gülmekten yüzünün kırıştığının kanıtları. Şimdi hepsini siliyoruz, pürüzsüz, tek tip, “filtreli” bir yüze sahip oluyoruz. Ama ne anlamı kaldı o zaman o hikayelerin, o yaşanmışlıkların?
Belki de gerçekten ne istediğimizi bize öğretmediler, öğretmiyorlar çünkü böyle daha kolay yönetiliyoruz. Tek bir formüle tıkıştırılıyoruz. Ya da vazgeçtim, belki de bize öğrettikleri tek şey o tek formül, ondan başka bir şey yokmuş gibi davranıyoruz hepimiz, farkında olmadan. Düşünsene, herkes aynı kitabı okuyor, aynı filmi izliyor, aynı yemeği yiyor. Nasıl bir dünya olurdu o? Sıkıcı, berbat bir dünya olmaz mıydı?
Yani ne bileyim artık. Bazen düşünüyorum da, acaba bu “mutluluk” dediğimiz şey, bize dayatılan bir illüzyon mu, yoksa gerçekten var olan bir şey mi? Eğer gerçekten varsa, neden herkes aynı yerden, aynı reçeteyle arıyor ki bunu? Belki de benim mutluluğum, senin mutluluğundan bambaşka bir şeydir. Belki de o farklar, o çeşitlilikler… asıl güzellik orada saklıdır, kim bilir. Neden herkesin aynı çiçek bahçesinden koparılmış tek bir gül gibi olması beklenir ki

Gerçekten ne istiyoruz biz? Yoksa bize ne istememiz gerektiği mi öğretiliyor? Koca bir soru işareti bu benim için hala, büyük bir soru işareti böyle uzayıp giden, hiç bitmeyen
Gidip bir çay koyayım en iyisi, biraz daha düşünürüm belki.












