Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Mesai Dışı Bağlantı: Hayatın Yeni Kölesi

09 Mayıs 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 2

Mesai Dışı Bağlantı: Hayatın Yeni Kölesi

Şey yani, hani bazen düşünüyorum da… Biz ne ara böyle olduk ya? Hani şu dijital kölelik meselesi var ya aslında başlık tam da onu anlatıyor gibi belki de ben bile tam koyamadım adını. Bilmiyorum. Sabah kalkıyorsun bir bakmışsın telefon elinde daha gözünü tam açmamışsın kim ne yazmış ne olmuş ne bitmiş işler mi düşmüş gece e-posta kutusuna aman Tanrım hemen kontrol etmeliyim mi diyorsun içinden resmen beynin daha uyanmadan. Bunu ben de yapıyorum itiraf edeyim bazen tabii. Hani insan refleks gibi artık, elimiz ayağımız oldu meretler.

Geçen hafta mesela, cumartesi öğleden sonra, tam keyif yapacağım dedim hani, bir kitap falan okurum belki yoksa Netflix’te takılırım en fazla öyle ya. Eşimle birer kahve içmişiz dışarıda hafif yağmur çiseliyor öyle bir hava. Bir bildirim düşüyor pat diye telefonuma. “Acil!” yazmış üstelik arkadaş, sanki Mars’a roket göndereceğiz anasını satayım. Meğerse bir test ortamında küçük bir hata olmuş -küçük diyorum çünkü öyleydi- hani pazartesiye kadar bekleyebilir miydi o? Kesinlikle. Ama hayır, o an çözülmeliydi! Dünya durmuştu sanki o birkaç satır kod yüzünden. Ya da durmamıştı. Biliyorum. Öyle işte.

Oysa ben yazılımcıyım hani bu işlerin mutfağındayım yani kod yazıyorum. Kodun nasıl çalıştığını, makinelerin nasıl bizi esir aldığını çok iyi biliyorum. Ama yine de kurtulamıyorum bu lanet zincirlerden. Tuhaf değil mi bu? Kendi ellerimizle ördüğümüz bu hapishaneden nasıl kaçacağız peki? Cevabı yok. Kim bilir.

A close-up shot of a smartphone screen displaying numerous unread email notifications and chat messages, with a blurred background showing a person's hand holding a half-eaten sandwich and a cup of coffee, indicating an interrupted break.

Hatırlıyorum gençken, hani o eski güzel günler diyorduk ya, mesai bitti mi biterdi her şey. Telefonlar evlerdeydi, iş telefonu ayrıydı özel ayrıydı hatta kimisinde yoktu bile. E-posta falan yoktu o zamanlar bildiğimiz anlamda. Bir şey mi oldu, ya ertesi güne kalırdı ya da acil bir durumda ancak ev telefonundan aranır, o da gerçekten çok özel durumlar için kullanılırdı. Şimdiki gibi değil. Hani şimdi diyorum bazen neymiş, “flexibility” miş. Saçmalık! Resmen sürekli ulaşılabilir olma zorunluluğunu süslü püslü kelimelerle pazarlıyorlar bize bu şirketler. Sanki sana bir lütufmuş gibi, evden çalışmana izin veriyoruz ama aslında senin evini de iş yerine çeviriyoruz haberi yok kimsenin.

Bu sınırların buharlaşması mevzusu var ya asıl sıkıntı o işte. Hani nerede bitiyor iş, nerede başlıyor hayat? O çizgiyi kim çizecek? Ya da kaldı mı o çizgi hiç? Çoğumuz için yok, biliyorum. Çoğumuz için o çizgi böyle eğri büğrü bir şeyler. Bir bakmışsın gecenin köründe bir mesaj düşmüş, “Şuna bir bakabilir misin?” diyerek. Bakmak zorundayız çünkü “ekip çalışması” falan filan. Yalan hepsi. Ya da ne bileyim öyle mi sanki? Ben mi yanlış düşünüyorum. Ya da belki de haklıdırlar.

Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi, hani o kasaların önündeki o ufak tefek dergileri kurcalardım eskiden sırf zaman geçsin diye, şimdi herkes elinde telefon. Hatta kasadaki kız bile bir yandan paketleme yapıyor bir yandan kulağında kulaklık telefonda. Bence bu da mesainin bir uzantısı. Yani insan zihninin her an bir şeye bağlı olması gibi. Yalnız kalamıyoruz. Düşünemiyoruz. Sıkılamıyoruz bile. Sıkılmak, hani yaratıcılığın anası derler ya. Artık sıkılmaya vaktimiz yok. Çünkü sürekli bir uyaran bombardımanı. Hep daha fazlası. Neyse konuyu dağıtmayayım şimdi.

Yazılımcı gözüyle bakınca bu mevzuya, biz insanlar hani kod yazıyoruz ya, makineleri programlıyoruz. Ama bu makineler de, bu dijital ekosistem de bizi programlamış durumda farkında değiliz. Hani algoritmaların kölesi olduk demeyeceğim çünkü çok klişe bir ifade olurdu bu. Öyle değil. Daha çok, evet kendi irademizle, kendi seçimlerimizle bağlandığımız bu ağa, artık bağımlılık derecesinde tutuluyoruz. Mesai dışı bağlantı bir lüks falan değil, bir zorunluluk, bir beklenti haline geldi. Bağlantıyı kesmekse, ayıp, suç hatta, sanki bir görevden kaçıyormuşsun gibi. Geçen bir arkadaşım telefonu uçak moduna almıştı hafta sonu. Pazartesiye kadar yüzlerce cevapsız arama, mesaj. İşten atmadılar ama bayağı bir tepki aldı. Sanki teröristmiş gibi, abartmıyorum.

A person's hand reaching for a smartphone on a nightstand in a dimly lit bedroom, with the screen faintly illuminating their face, implying an urgent and late-night check.

Peki kimin için bu çaba? Bu uykusuzluklar, bu sürekli tetikte olma hali? Şirketler için mi? Patroniçeler için mi? Kendimiz için mi? Ben diyorum ki kimse için değil aslında. Ya da ne bileyim sistem için. O büyük, kocaman sistem için. Hani o her şeyi yutan, her şeyi öğüten. Biz de o çarkın dişlileriyiz, hem de sürekli yağlanması gereken cinsten, hani paslanmasın, durmasın diye. Sanki o çark dönmezse kıyamet kopacakmış gibi. Ama dönmeyince ne olur biliyor musunuz? Hiçbir şey olmaz. Dünya dönmeye devam eder. Güneş batar, yeniden doğar. Ama biz dönmeye devam ederiz. Çünkü durmak, hani, durmak… Ne bileyim işte.

Bu arada, şu “yapay zeka gelecek, bizi işimizden edecek” muhabbeti var ya, ben ona da gülüyorum. Çünkü zaten çoğumuzun ruhu işinden atılmış durumda. Yani böyle bir bağlılık, böyle bir sürekli maruz kalma hali, insanı bitiriyor. Otomatlara dönüştürüyor. Hani o Matrix’teki piller gibi enerji veriyoruz sürekli bir yerlere. Ve bu pillerin şarjı bitmiyor da çünkü her an bir yerlerden bir uyaran geliyor. Bir dopamine çakıyor beynine hop sen tekrar aktifsincik bir şey yokmuş gibi.

Teknolojiyi seviyorum, yanlış anlaşılmasın. Hani yeni çıkan bir telefonu, bir işlemciyi, bir ekranı incelerken hala çocuk gibi heyecanlanıyorum. Ama bu sevgi, bu hayranlık; aynı zamanda bir korkuya da dönüştü artık bende. Sevdiğin şeyin sana zarar vermesi gibi, hani tuhaf bir durum. Tıpkı o eski zamanlardaki zehirli güzeller gibi. Her yanı pırıl pırıl, ışıl ışıl ama yavaş yavaş içini kemiriyor farkında değilsin. Böyle mi olmalıydı? Hani teknoloji hayatımızı kolaylaştıracaktı? Daha fazla özgürlük, daha fazla boş zaman… Nerede peki onlar? Cidden diyorum nerede??

An overhead shot of a person lying in bed, fully clothed, staring blankly at the ceiling, with a smartphone placed face down on their chest, indicating exhaustion and mental burnout despite the physical rest.

O eski kafalar, “işini işyerinde bırak” diyenler… Ne kadar haklılarmış aslında. Ne kadar öngörülüymüşler. Şimdiki yöneticiler falan hep “biz bir aileyiz” derler ya, heh işte o aile olayı da işi eve taşımak için bir bahane sadece. Aileysen gece de yardım edersin, hafta sonu da koşarsın. Öyle ya. Ama benim ailem, hani gerçek ailem, karım ve çocuklarım. Onlarla vakit geçirmek istiyorum. Telefona bakmaktan, e-postalara cevap yazmaktan onlara vakit kalmıyor bazen. Bu bir gerçek. Bayağı acı bir gerçek hem de.

Ne olacak peki? Biri çıkıp da “yok arkadaş, bu böyle gitmez” mi diyecek? Biz mi diyeceğiz? Yoksa daha da mı batacağız bu işin içine, ta ki ruhumuz komple buharlaşana kadar mı devam edecek bu durum? Bilemiyorum. Çok düşünmemek lazım aslında. Yoksa insan çıldırır. Hani bu sistemin dışına çıkmaya çalışanlara “geri kalmış” ya da “işini umursamayan” muamelesi yapıyorlar. Aman neyse…

Gidip bir çay koyayım en iyisi kendime belki biraz kafamı toplarım ya da toplamam ne fark eder ki…

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x