Dünya’nın İrade Felci: Çözümleri Bilirken Neden Harekete Geçemiyoruz? ÖZET: İklim krizinden eşitsizliğe, pandemilerden otokrasiye… Bilim insanları uyarısın…

Yahu şimdi durup dururken, sabaha karşı dört buçukta, kahve fincanımın dibindeki o soğuk tortuya bakarken düşündüm. Hani şu ‘dünyanın irade felci’ meselesi var ya, çözümleri bildiğimiz halde neden çakılıp kalıyoruz? Tamam, tamam, belki ‘irade felci’ biraz ağır bir laf oldu ama ne yapayım, insan bazen ne diyeceğini bilemiyor işte, öylece dona kalıyor.
İklim krizi diyorlar, bas bas bağırıyor bilim insanları, o beyaz önlüklü abiler ablalar; ‘bakın şurası eriyecek, burası yanacak, şuradaki deniz seviyesi yükselecek, yandık bittik kül olduk’ diye. Ne? Tamam, yandık bittik kül olduk demediler belki ama ben öyle anladım, benim kafa öyle çalışıyor. Bir yandan da eşitsizlik, öyle bir uçurum ki arada, bir tarafta servet şımarıklığıyla ne yapacağını şaşırmış bir avuç, diğer tarafta hani o çocukların, o masum gözlerin hayatta kalma mücadelesi… İnsan bazen gerçekten deliriyor. Delirmemek elde mi?
Geçenlerde, metroda giderken, hani o sabahın körü kalabalığında, bir teyze bağıra çağıra telefonla konuşuyordu, ‘Ne olacak bu ülkenin hali?’ diye. O an düşündüm; hani o teyze bile bu soruyu sorarken, biz neyin kafasını yaşıyoruz ki böyle rahatız, çözümler masada dururken neden sadece bakıyoruz? Sanki bir menü gibi önümüzde, ‘Seç beğen al’ demişler, biz de ‘Ama ben diyet yapıyorum’ diye mırıldanıyoruz. Çok saçma değil mi? Yani bildiğin düpedüz saçmalık.
İrade Felci mi, Hafıza Kaybı mı?
Bak, pandemiler çıktı. Dünya durdu, nefes almayı unuttu resmen. O ilk günler, hani o sessiz sokaklar, bomboş caddeler… O zaman bir ‘uyanış’ bekledim ben. Dedim ki şimdi insanlık, bu travmayla beraber, hani o ‘hayat kısa, her şey boş, değer verin birbirinize, dünyayı koruyun’ kafasına girer. Yok ya, ne alaka şimdi… Girdik mi? Girmediğimiz gibi, eskisinden daha beter, daha açgözlü, daha kör bir şekilde devam ediyoruz sanki. Gözlerimizde at gözlüğü, kulaklarımızda pamuk, öyle dolaşıyoruz.
Otokrasi diyorlar, demokrasi kırıntılarını bile süpürüyorlar ortadan. ‘Ama ne yapalım, halk istedi’ diyorlar. İyi de kardeşim, halkın istemesi için önce halkın bilinçli olması gerekmez mi? Yoksa o da mı bir ‘irade felci’ vakası, kitlelerin ortak bir bilinçaltı felci? Bilmiyorum. Belki de haklılar. Bazen haklı bile olabilirler, yani ne bileyim, öyle bir şey ki bu, hani hep o ‘Aman boş ver, bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ kafasıyla gelinen nokta bu işte. İnsan bazen kendine bile kızıyor, kızmalısın da, yoksa içindeki o asilik uyanmaz ki!

Hani o ‘eylem çağrısı’ dedikleri şey var ya, işte o çağrıya kim cevap veriyor? Kimse! Ya da çok az kişi, cılız bir ses, o da kaybolup gidiyor bu gürültüde. Bir yandan Twitter’da, bilmem ne sosyal medya mecrında, ‘Ey ahali, bakın ne güzel tweet attım!’ diye coşuyor herkes. Sonra ne oluyor? Hiç. Bir halt olmuyor. Sabah kalkıp yine aynı kahvaltıyı yapıyor, aynı işe gidiyor, aynı otobüse biniyor, aynı dertleri yaşıyor, aynı ‘irade felci’yle uyanıyoruz. Yani bu kadar mı körüz? Bu kadar mı uyuşmuş, uyuşturulmuşuz? İnsan bazen gerçekten merak ediyor.
Şey, bu arada dün markete gitmiştim. Hani o yeni açılan, öyle ışıl ışıl, her şeyin böyle ‘organik, sürdürülebilir, etik’ etiketli olduğu yer varya, kasiyer kıza baktım böyle, robot gibi işini yapıyor. Ne bileyim, hani o da mı bu sistemin bir parçası, o da mı sadece çarkın bir dişlisi? İçimden geldi bir an, ‘Abla, sen de mi kurtulmak istemez misin bu saçmalıktan?’ diye sorayım. Sonra vazgeçtim. Ne gerek var, garibanın başını ağrıtmaya. Zaten herkesin derdi başından aşkın.
Bilgi Çokluğu, Eylem Yokluğu
Elimizde bilgi sel gibi akıyor. Google amca sağ olsun, her şeyi çat diye önümüze koyuyor. ‘İklim krizi nasıl durdurulur?’ Yaz, tıkla. Yüz bin tane makale. ‘Eşitsizlik nasıl giderilir?’ Yaz, tıkla. Milyon tane çözüm önerisi, rapor, sunum. Her şey var yani, hani o bilmediğimiz, ulaşamadığımız bir şey yok. Ama neden eyleme geçmiyoruz? Bu, hani o bildiğin şey gibi, buzdolabında dünyanın en güzel yemekleri varken, senin gidip sadece ekmek yemeye devam etmen gibi. Çok garip. Hatta çok daha garip. Bizimkisi resmen, yemekleri biliyoruz, tariflerini biliyoruz, malzemelerini biliyoruz, hatta birileri gelip pişirmeye bile gönüllü oluyor, ama biz sadece ‘canım istemiyor’ diyoruz. Aman canım istemesin, ne olacak ki? Açlıktan ölürüz belki, ha?

Aslında tam tersi… Belki de o kadar çok bilgi var ki, o bilgi yığını altında eziliyoruz. Hani beyin bir yerden sonra pes ediyor. ‘Tamam, tamam, çok fazla kötü şey var, hepsini birden nasıl çözeceğim ki?’ diye bir savunma mekanizması geliştiriyor insan. Sonra da o savunma mekanizması, tam teşekküllü bir ‘eylemsizlik sendromuna’ dönüşüyor. Bilinçli bir felç. Kimse sorumluluk almak istemiyor. ‘Ama devlet ne yapıyor?’, ‘Ama sivil toplum örgütleri neden daha güçlü değil?’, ‘Ama o zenginler neden bir şey yapmıyor?’ Hep başkasına atılan top, hep başkasından beklenen hamle. İyi de sen ne yapıyorsun kardeşim? Olay bu değil mi yani, kendimize dönüp bakmak gerekmez mi?
Hani o ‘küçük adımlar’ dedikleri şey var ya. Çöpünü yere atmazsın, suyu boşa harcamazsın, ne bileyim, işte… Ama yeterli mi? Koca dünyayı değiştirecek mi bu küçük adımlar? Kimi der ‘evet’, kimi der ‘hayır, sisteme karşı durmak gerek!’. Hangisi doğru şimdi? Kim bilir. Belki de ikisi de yanlıştır. Ya da ikisi de doğrudur. Zaten kafam çorba oldu, böyle tartışmaların içinde kaybolmaktan yoruldum.
Bu arada, bir arkadaşım vardı, sürekli ‘Dünyayı biz kurtaracağız’ falan derdi. Herkesi örgütlemeye çalışır, eylemlere giderdi. Bir gün baktım, o da tükenmiş. ‘Sefa’ dedi, ‘Artık bende enerji kalmadı. Sanki duvara konuşuyorum.’ İşte bu çok fena. Umudun tükenmesi, o ‘irade felcinin’ ta kendisi bu bence. Hani en dirençli olan bile bir yerden sonra havlu atıyor. Bu, sisteme bir zafer mi? Yoksa bizim acizliğimiz mi? Kim bilir!

Yani ne bileyim, bu kadar mı aciziz biz? Bu kadar mı güçsüzüz? Hani o içimizdeki ‘kıvılcım’ dedikleri şey, ne bileyim, o kıvılcım ne ara söndü de biz fark etmedik? Belki de doğduğumuzdan beri yoktu, biz kendimize yalan söylüyorduk. Ha? Neyse ya… Konuyu dağıtmayayım, zaten sabaha karşı felsefe yapmak da benim işim değil.
Evet, çözümler ortada, basbayağı duruyor. Çözümleri biliyoruz. Ama eyleme geçmiyoruz. Neden? Dünya’nın irade felci mi bu, yoksa biz mi kolektif bir aptallık halindeyiz? Birileri bizi uyutuyor mu? Ya da biz mi uyanmak istemiyoruz? Çok yorucu be. Bir de yazıyorsun, yazıyorsun, sonra kim okuyor, kim anlıyor, kimin umrunda, o da ayrı bir dert.
Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki sıcak bir şeyler içersem beynimdeki bu düğümler çözülür. Belki…












