Zıkkımın Karekodu: Menü Yerine PDF İndirten Vizyonsuz ‘Dijitalleşme’

Geçen akşam, hani şu “yeni nesil meyhane” dedikleri ama aslında sadece müziğin sesinin yüksek, mezenin porsiyonunun düşük olduğu yerlerden birine düştüm. Karnım aç, kan şekerim yerlerde. Masaya oturdum, o klasik refleksi gösterdim: Gözlerim menüyü arıyor. Hani şu kenarları hafif kıvrılmış, belki üzerinde bir önceki müşteriden kalma minik bir humus lekesi olan, deri kaplı o kutsal kitapçığı. Ama yok. Masanın ortasında, tam tuzlukla peçeteliğin arasında, bana sırıtan o lanet olası karekod (QR kod) etiketiyle göz göze geldik.
İşte o an, içimdeki yazılımcı Memduh ile açlıktan gözü dönmüş Memduh aynı anda isyan bayrağını çekti. “Zıkkımın karekodu” dedim içimden. Teknoloji, insanlığın işini kolaylaştırmak için icat edildi arkadaşlar. Mars’a araç gönderiyoruz, yapay zekaya şiir yazdırıyoruz ama ben karnımı doyurmak için 6 inçlik ekranda define avına çıkmak zorundayım, öyle mi?
PDF İndirmek Bir “Deneyim” Değildir
Bakın, ben dijitalleşmeye karşı değilim. Evimdeki süpürge bile internete bağlı, buzdolabımla konuşuyorum. Ama bir restorana gidip o karekodu okuttuğumda, karşıma 45 megabaytlık, optimize edilmemiş, “Menü_Son_Revize_V3_Final.pdf” dosyasının çıkması vizyonsuzluğun daniskasıdır. Buna “dijital menü” diyorsanız, kusura bakmayın ama siz teknolojiyi hiç anlamamışsınız demektir.

Telefonun çekmediği, yerin iki kat altındaki o havalı mekanlarda, o PDF’in inmesini beklerken geçen sürede ben zaten bir tabak haydariyi bitirmiş olurdum. Üstelik dosya inince çile bitiyor mu? Asla. O PDF, A4 kağıt boyutuna göre tasarlanmış. Telefon ekranında okuyabilmek için “pinch-to-zoom” yapmaktan parmaklarıma kramp giriyor. Sağa kaydır fiyatı gör, sola kaydır yemeğin adını bul… Satırı şaşırıp 500 liralık bonfile yerine yanlışlıkla yanındaki garnitürü sipariş etme riskiyle dans ediyorsun.
Bu, kullanıcı deneyimi (UX) tasarımı derslerinde “nasıl yapılmaz” diye okutulacak bir vaka. Müşteriye “Al kardeşim, biz menüyü bastırmaya üşendik, sen kendi internet kotandan ye, kendi bataryanı harca, şu karınca duası gibi yazıları okumaya çalış” demektir bu. Modernlik maskesi altına saklanmış cimriliktir.
Romantizmin Katili: Mavi Işık
İşin sosyolojik boyutuna gelelim. Eskiden menüye bakmak kolektif bir eylemdi. Garson gelir, menüyü bırakır, “Bugün şefin tavsiyesi kuzu incik” derdi. Şimdi ne oluyor? Masaya oturan herkes zombi gibi telefonuna gömülüyor. Karşınızdaki insanla göz teması kurmak yerine, telefonun parlak mavi ışığıyla aydınlanmış suratına bakıyorsunuz. Romantik bir akşam yemeği hayal edin; mum ışığı var, keman sesi var ama çiftimiz harıl harıl telefon ekranını kaydırıyor. Dışarıdan bakan biri, Twitter’da kavga ediyorlar sanır. Oysa sadece “Ara Sıcaklar” bölümünü bulmaya çalışıyorlar.

Garsonla kurulan o insani diyalog da öldü. “Pardon, bu salatanın içinde nar ekşisi var mı?” diye sormak yerine, PDF’in içindeki mikroskobik yazıları okumaya çalışıyoruz. Garsonu çağırmak bile bir dert. Eskiden göz temasıyla hallederdik, şimdi herkes telefona baktığı için garsonlar da kimseyle göz göze gelmiyor. El kol hareketleriyle hava trafik kontrolörü gibi çırpınıyoruz masada.
Şarjın Bittiyse Açsın
Geçenlerde başıma geldi, şarjım yüzde 4. Restorana girdim, karekodu gördüm ve soğuk terler dökmeye başladım. Menüyü açsam telefon kapanacak, açmasam ne yiyeceğimi bilmiyorum. Garsona “Fiziksel menü var mı?” diye sordum. Bana sanki “Mağara duvarına resim çizerek mi anlaşıyorsunuz?” diye sormuşum gibi baktı. “Maalesef beyefendi, konseptimiz tamamen dijital” dedi.
Konseptinize tüküreyim affedersiniz. Bataryası bitenin, telefonu eski olanın, internet paketi o an tükenmiş olanın yemek yeme hakkı yok mu bu devirde? Teknoloji kapsayıcı olmalı, dışlayıcı değil. Eğer masaya bir tablet koymuyorsan, bana o menüyü kendi cihazımdan zorla açtıramazsın. Bu, müşteriye “kendi cihazını getir” (BYOD) politikası uygulamaktır ve bir hizmet sektöründe bu kabul edilemez.
Maliyet Hesabının Kurnazlığı
Gelelim sadede. Bu işin arkasında yatan asıl sebep ne hijyen ne de modernlik. Pandemi döneminde “temassız menü” diye yutturdular, eyvallah, o zaman gerekliydi. Ama şimdi? Enflasyonist ortamda fiyatlar haftalık değişirken, restoran sahipleri her hafta matbaaya para ödemek istemiyor. Excel’de fiyatı değiştir, PDF yap, buluta yükle. Bitti gitti. Maliyeti sıfır.
Tamam, esnafı da anlıyorum, maliyetler bel büküyor. Ama bunu “Size teknolojik hizmet sunuyoruz” diye pazarlamayın. Dürüst olun. “Kağıt çok pahalı, menü basamıyoruz” deyin, başımın üstünde yeriniz var. Ama bana okunmayan bir PDF’i “dijital dönüşüm” diye yutturmaya kalkarsanız, ben de o PDF’in içindeki metadata’dan dosyanın hangi korsan yazılımla oluşturulduğuna kadar bulur, dalgamı geçerim.

Gerçek bir dijital menü nasıl olur, anlatayım mı? Masaya oturduğunda açılan, senin yeme alışkanlıklarına göre öneri sunan, alerjenleri filtreleyebildiğin, yemeğin yüksek çözünürlüklü fotoğrafını ve *gerçek* kullanıcı yorumlarını görebildiğin, tek tıkla siparişi mutfağa ileten, hatta hesabı da oradan ödeyebildiğin, responsive (mobil uyumlu) bir web uygulaması veya tablet olur. PDF dosyası değil.
Velhasıl kelam, sevgili işletmeciler; ya şu işi adamakıllı yapın, düzgün bir arayüz tasarlatın, masalara şarj istasyonu koyun; ya da getirin şu emektar, kenarı kıvrık, plastik kaplı menüleri. Biz o menülerin samimiyetini, parmakla sayfa çevirmeyi, “Bunun porsiyonu büyük mü?” diye garsonla muhabbet etmeyi özledik. Vizyonsuz dijitalleşmeniz sizin olsun, bize yemeğimizi verin.













