Yazılım Tredmili: Dünün Uzmanı, Bugünün Acemisi ÖZET: Sürekli değişen yazılım dilleri, framework’ler ve platformlar… Teknoloji dünyasında “uzmanlık” kavram…

Yazılım tredmili, ne hikmetse hep koşuyorsun ama bir yere varmıyorsun. Hani, çocukken lunaparkta o dönen şeyler olurdu ya böyle, binersin binersin hızlanır, zannedersin ki dünya senin etrafında dönüyor, sonra inince miden bulanır, bir de bakmışsın ki aslında hiç yerinden kımıldamamışsın. İşte o tam da bu his.
Geçen hafta diyorum kendi kendime, şu JavaScript ekosistemine bak arkadaş. Bir de bakıyorum elimde bir sürü makale, bir sürü yeni kütüphane, bir sürü ‘artık bunu kullanmazsan gerizekalısın’ diyen makale başlığı; şey, ne bileyim, bir zamanlar jQuery vardı hayatımızda bir devdi hani. Sonra Angular çıktı fırtına gibi esti, sonra React geldi ‘ben daha iyiyim’ dedi, Vue biraz daha sakin takıldı köşede, Svelte ise ‘ben hiç yokum ki’ diye dalga geçti sanki. E hangisi şimdi? Yani, biri mi bana anlatacak ben mi çözeceğim bu bilmeceyi ne yapalım yani şimdi hangi framework’ü öğrensek yarın sabah obsolete olmayacak garanti verenin bir ödülü olmalı bence, hani. Geçen benim üniversiteden bir arkadaşla karşılaştık kahvede, o da aynı dertten muzdarip. Diyor ki abi diyor ben zamanında COBOL uzmanıydım, yani bayağı COBOL, bankaların sistemleri falan. Şimdi gel gör ki ne işe yarıyor o? Hadi neyse o biraz eski. Ama benim gençliğimde Java efsaneydi, bir Java ustasıydın tamam işin yolundaydı. E şimdi ne oldu? Artık Java developer’lar da kendi aralarında bir sürü şeye ayrıldı, Spring mi o mu bu mu falan.
Uzmanlık? Güler geçerim artık.
Aslında geçen günlerde bir akıllı saat inceliyordum, hani o yeni çıkan, ekranı falan parlak, pil ömrü de süper denenlerden. Yahu diyorum kendi kendime, bu saat daha dün üretildi, daha kutusundan çıkmadan eski model ilan edilmiyor mu zaten? Aynı şey bizim sektörde de oluyor. Bir dil öğreniyorsun, tam diyorsun ki ‘aha, bu işte ustalaştım’, hoop, yeni bir versiyon, yeni bir paradigma, yeni bir “best practice” diye bir şey çıkıyor karşına, seni bildiğin her şeyi unutmaya zorluyor. Veya tam tersi, “eskiden kalma” denen bir şey, bir anda “legacy” haline geliveriyor. Sanki elinde tuttuğun kum tanesi gibi kayıp gidiyor her şey, değil mi? Ben mi yanlış görüyorum, yoksa bu bir illüzyon mu? Ya da ne bileyim, evet belki de ben fazla abartıyorumdur, neyse.

Hani böyle, yeni bir şeyler öğrenmek güzel, her zaman yenilik iyidir derler ama bir yerden sonra insan yoruluyor be. Kaç yıl oldu bu sektördeyim, her sene yeni bir şey, her sene ‘bu sefer kesin bu tutacak’ denen bir sürü teknoloji. Kimisi tutuyor, kimisi balon olup patlıyor, kimisi de sessiz sedasız yok olup gidiyor arkasında bir avuç ‘eski teknoloji uzmanı’ bırakarak. Onlar da ne yapıyor? Ya hızla yeniye adapte oluyor, ki o da ne kadar adapte olabilirsin ki, ya da sektörden uzaklaşıyorlar, belki markette kasiyer oluyorlar, belki de küçük bir balıkçı kasabasında huzurlu bir hayat sürmek için bilgisayarı tamamen bırakıyorlar. Bilmiyorum.
Şimdi mesela, yapay zeka furyası var değil mi? Herkes “AI AI” diye tutturmuş gidiyor. Birkaç yıl öncesine kadar machine learning uzmanydın havalıydın, şimdi yetmiyor artık, “prompt engineering” diye bir şey çıktı. E ben şimdi gidip bir de prompt mu öğreneyim yani, nasıl cümle kuracağımı mı öğrenmem gerekiyor bir yapay zekaya bir şeyler yaptırmak için! Çocukluğumdan beri ders çalışmaktan zaten bıktım, bir de bu mu çıktı şimdi. Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi. Aslında bu prompt falan meselesi biraz da sanatsal bir şey değil mi? Yani kimisi daha iyi prompt yazar, kimisi daha kötü. Kimin neye ihtiyacı olduğunu bilip o yapay zekaya anlatmak, hımm, ilginç. Ama bu da şimdi bir uzmanlık alanı mı sayılıyor? Yarın öbür gün yapay zeka kendi kendine prompt yazmaya başlayınca ne olacak bu ‘prompt mühendisleri’nin hali? Bir de bu var değil mi? İşsiz kalacaklar. Ya da vazgeçtim, öyle değil. Belki de yine yeni bir isim, yeni bir şapka bulurlar kendilerine, teknoloji dünyası bu, bir şekilde hep bir çıkış yolu bulunur. Ya da bulunmaz. Kimin umrunda!

Ya da şöyle düşünün, eskiden bir şirket bir proje yaparken seçtiği teknoloji setiyle yıllarca giderdi. Stabilite vardı biraz. Şimdi? Proje daha başlamadan ‘Acaba React mı kullansak Angular mı, yoksa Svelte mi? Backend’i Go ile mi yazsak Node ile mi, Python mu daha iyi?’ diye bir sürü tartışma. Daha karar verene kadar üç ay geçiyor, o sırada seçmeyi düşündüğün teknoloji setinin iki yeni versiyonu çıkmış oluyor. E ne anladım ben bu işten? Bir de o kadar çok araç var ki, hani bir projeye başlarken sanki bir tamirci edasıyla bütün çekmeceleri açıp ‘Acaba bugün tornavida mı, pense mi, kurbağacık mı kullanmalıyım?’ diye düşünüyor insan. Eskiden sanki biraz daha azdı bu alet kutusu, daha kompakt bir setle her işi yapabiliyordun. Şimdi her şey için ayrı bir çekiç var, ayrı bir vida, ayrı bir zımbırtı.
Bu sürekli değişen dünyada, ben de şahsen bir teknoloji incelemesi yaparken ‘Acaba bu cihazı alsam mı? Yarın sabah daha iyisi çıkmaz mı? Ya da bu yazılım dilini öğrensem mi? Bir sene sonra kimse kullanmazsa ne olacak?’ diye içten içe hep bir şüpheyle yaklaşıyorum. Hani, bir iPhone alırsın ertesi sene daha iyisi çıkar, o neyse. Ama bir programlama dili öğrenirsin, bir framework öğrenirsin ve senin bütün o birikimin bir anda şey olur, buharlaşır gibi olur. Hay Allah ya… Gerçekten yorucu değil mi? Bir de genç arkadaşlara bakıyorum, hevesliler, ‘ne öğrenelim’ diye soruyorlar, ben de ne diyeceğimi şaşırıyorum. ‘Valla oğlum/kızım, ne bileyim, şansına artık’ demekten başka bir şey gelmiyor içimden.
Bu arada, geçen benim kedinin maması bitmişti, markete gittim, bir sürü kedi maması çeşidi var. Organik olanı var, tahılsız olanı var, kısır kedilere özel, yaşlı kedilere özel. Sanki teknoloji seçiminden daha zormuş gibi geldi. Seç seçebilirsen. Neyse, konuyu dağıtmayalım yine. Ama işte öyle bir şey, değil mi? Seçenek bolluğu ama kararsızlık da getiriyor beraberinde.
Yani, diyeceğim o ki, yazılım dünyasında ‘uzmanlık’ diye bir kavram, şey gibi, okyanusta bir kum tanesi bulmaya çalışmak gibi. Bulduğunu zannedersin, ama bir rüzgar eser, bir dalga gelir, kaybolur gider. Sen de öyle kalırsın. Eş dost soruyor ‘Memduh abi ne tavsiye edersin?’ diye. Ben de ‘Neyi tavsiye edeyim ben sana, dün öğrendiğimi bugün unuttum zaten’ diyorum, gülüyoruz. Gülüyoruz ama içimiz kan ağlıyor be. Sürekli koş, sürekli öğren, sürekli adapte ol. Ama nereye kadar??

Şimdi mesela yeni bir proje var elimde, ne kullanacağımı düşünüyorum. Her şeyi sıfırdan mı yazsam diyorum yoksa bilinen bir şeye mi sarılsam diyorum. Ama hangisi güvenli liman? Güvenli liman diye bir şey kalmadı ki bu sektörde. Her an fırtına çıkabilir, her an gemin batabilir. Belki de hiç bilmediğin bir denize açılmak lazım. Ya da ne bileyim, salıvermek lazım ipi, rüzgar nereye götürürse oraya gitmek lazım. Aman, ben ne diyorum ki böyle.
Gidip bir çay koyayım en iyisi.













