Uzay Yarışı 2.0: Yeni Sömürgecilik Mi, İnsanlığın Kurtuluşu Mu?

Şimdi durup da bir sormak lazım. Gerçekten mi ya? Hani dünyayı kurtaracağız diye beylik laflar edip kendi pisliklerimizi, kibrimizi, doymak bilmezliğimizi, daha doğrusu bizim o bitmek bilmeyen insanlık hallerimizi -ki bazen cidden midemi bulandırıyor bütün bunlar hani- götürüp bir de uzaya mı serpiştireceğiz, ne bu allahaşkına? Ya da daha doğrusu, zaten serpiştirdik bile galiba, kim bilir?
Uzay Yarışı 2.0: Yeni Sömürgecilik Mi, İnsanlığın Kurtuluşu Mu?
Bak şimdi. Elon Musk’mış, Jeff Bezos’muş… Hani bu zenginler var ya, o bitmek bilmez paralarıyla ne yapacaklarını şaşırmışlar herhalde. Dünyayı düzeltmek mi, açlığı bitirmek mi, savaşları durdurmak mı, iklim krizine bir çare bulmak mı, yok daha neler… Onlar için o kadar sıradan, sıkıcı ki bunlar, evet evet, çok sıkıcı çünkü kazanç yok gibi görünüyor ya hani. Gerçekten bu tür meseleler onları niye ilgilendirsin ki? Neyse.
Kafayı takmışlar Mars’a. Sanki Mars, hani böyle, bir hafta sonu tatili için Ayvalık’a gider gibi bir yer. Ne yani, orada bir ev kuralım, üç beş tane uzaylıyla komşu olalım, domates ekelim falan mı sanıyorlar? Hani bir de diyorlar ya, “İnsanlığın geleceği orada!” Ya arkadaş, bizim burada geleceğimiz ne ki, orada neyi kurtaracaksınız? Buradaki her boku batırdık, şimdi de gidip başka gezegenleri mi batıracağız? Böyle bir şey olabilir mi, inanabiliyor musunuz!?!
Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi. Hani o kasa kuyruğunda beklerken, o anlık sıkıntı ve sabırsızlıkla bir anda “Keşke ışınlanabilsem!” dersin ya. İşte bu uzay hayalleri de biraz ona benziyor, biliyor musunuz? Buradaki dertlerden kaçma, yeni bir başlangıç yapma falan, ama asıl mesele şu: Senin o sıkıntıların, o sabırsızlığın seninle beraber ışınlanacak! Mars’a da gitsen, Venüs’e de, kendi kendinden kaçamazsın ki. Senin o bitmek tükenmek bilmeyen egon da, para hırsın da, o eşitsizlik merakın da seninle beraber o uzay gemisine binip gidecek. Ha, pardon, bindiler bile, ben de ne diyorum…

Bakın, devletler de peşinde. Amerika’ymış, Çin’miş, Rusya’ymış… Sanki dünya yetmedi, şimdi uzayı da bölüşecekler. Hani birileri Ay’a bayrak dikecek, diğerleri Mars’ın bilmem neresine üs kuracak. Sonra ne olacak? Uzayda da sınır kapıları mı olacak? “Vay efendim, bu asteroit bizim, sizinki şurada bitiyor!” diye kavga mı edecekler? Daha şimdiden kaynaklar, madenler konuşulmaya başlandı bile, hani o metalar var ya dünyada kıymetli olanlar, eeee uzayda da aynısı olacak tabii. Ya, ben de ne cahilim, kesin çoktan başladılar bile, altı üstü bir köşe yazısı yazıyorum burada, ne anlarım ben değil mi?
Yeni bir sömürgecilik mi? E ne sandınız ki! Bu bildiğimiz eski sömürgeciliğin sadece daha yüksek irtifalarda ve daha havalı uzay gemileriyle yapılan versiyonu. Eskiden gemilerle okyanusları aşıp başka kıtalara gidiyorlardı, şimdi roketlerle atmosferi aşıp başka gezegenlere. Mantık aynı, niyet aynı, sonuç aynı. Birileri zengin olacak, diğerleri… Diğerleri de zaten uzaya çıkamayacak, onları kim düşünecek ki? Uzayın da fakirleri olacak. Hani hep öyle olmadı mı? Olacak da. Ya da zaten oluyor, ben de ne diyorum ki!
İnsanlığın kurtuluşu muymuş? Güleyim de bari boşa gitmesin. Hangi insanlığın kurtuluşu? O milyarderlerin insanlığı mı, yoksa biz, hani şu faturaları ödeme derdinde olan, geçim sıkıntısıyla boğuşan, bazen akşam ne yiyeceğini düşünen “ortalama” insanlar mı? Yoksa hani bizim gibi, sabah uyandığında ilk iş ne olup bittiğini öğrenmek için telefonu kurcalayan “sıradan” insanlar mı? Kurtuluş bu dünyada bile yokken, uzayda nasıl olsun ki? Hadi diyelim bulduk, bu sefer de kimin kurtuluşu olacak? Bu soruyu sormak bile aptalca geliyor bazen, hani cevap o kadar bariz ki…

Sefa Mağat olarak ben bu ‘yeni altın hücumu’ meselesine çok ama çok şüpheyle yaklaşıyorum. Hani böyle “Ah ne güzel, bilim gelişiyor, insanlık ileri gidiyor” falan diyenler var ya, hani o pembe gözlükler… Ben o gözlükleri çoktan çıkardım arkadaş. Çünkü biliyorum ki, bu işin arkasında yatan şey, o eski bildiğimiz, tanıdık hırs, daha fazla güç, daha fazla para ve her şeyi kontrol etme isteği. Kontrol, ha, ne kelime! Her şeyi ama her şeyi ele geçirme. O soğumuş çay tadındaki gerçekler hiç değişmiyor, ne uzayda ne de dünyada. O kadar acı ki. Hani bazen düşünüyorum, biz gerçekten değişebilir miyiz acaba? Yok ya, ne alakası var şimdi.
Belki de haklıdırlar. Belki de bir grup dahinin önderliğinde, uzayda gerçekten yeni bir düzen kurarız. Eşitsizlik olmayan, çatışma olmayan, herkesin eşit olduğu, kaynakların adil paylaşıldığı bir dünya… pardon, bir uzay, bir gezegen… bir sistem. Ha ha ha. Komik değil mi? Yaşadığımız dünyaya bakıp da böyle bir hayal kurabilmek, gerçekten büyük cesaret. Ya da büyük bir saflık. Bilmiyorum, hangisi. Ben pek sanmıyorum açıkçası. Çünkü insan, gittiği her yere kendini de götürüyor. Ve o ‘kendi’ dediğimiz şey, maalesef ki kusurlarla dolu. Ya da kusurlarımızla birlikte çok güzeliz aslında, öyle bir tarafı da var… Neyse.

Kimin uzayı, kimin kuralları? E bu sorunun cevabı zaten belli değil mi? Uzaya gidenin. Parası olanın. Gücü elinde tutanın. Hep böyle oldu. Bundan sonra da böyle olacak. Kimse kendini kandırmasın. Yani uzayda bizi bekleyen şey, insanlığın kurtuluşu falan değil. Daha karmaşık, daha büyük ölçekli sorunlar, daha evrensel bir adaletsizlik sistemi. Buradaki sorunlarımızı çözemezken, oraya gidip daha da büyük sorunlar yaratacağız. Sonra da oturup ağlayacağız. Tıpkı şimdi olduğu gibi. İşte bütün mesele bu.
Off, kafam şişti yine bu konuyu düşünmekten. Gidip bir çay koyayım en iyisi, demli olsun, çok demli…












