Türkiye’de 100. yılını görebilen aile şirketleri: Kritik kuralın dışına çıkan tarihe karışıyor

Türkiye’de aile şirketlerinin temel zorlukları arasında hayatta kalmayı sürdürmek ön planda. Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 2 milyondan fazla işletmenin yaklaşık %96’sı aile işletmesi olarak faaliyet gösteriyor ve bu geniş yapı içinde kurumsal süreklilik için yazılı bir çerçeve eksikliği sık karşılaşılan bir tema olarak öne çıkıyor.
İtalya ile karşılaştırıldığında, kendi ülkesinde kurulan işletmelerin uzun vadeli yaşam süresi farkı dikkat çekiyor. Türkiye’de ortalama ekonomik ömür 34 yıl olarak belirtilirken, İtalya’da bu süre daha uzun. Bu farkın kökeninde ise yazılı kültürün ve nesiller arası aktarımların net bir şekilde dokümante edilmemesi yatıyor. Türkiye’de 100 yılı devirmeyi başaran şirket sayısı 64 ile sınırlı kalıyor; kurucuların şirket değerlerini ilk baştan yazılı hale getirmeyi tercih ettiğini söyleyen uzmanlar, gelecek nesillere bu mirası taşımanın yollarını vurguluyorlar.
Kușaklar arasındaki geçişler, yönetim kurulunda aynı anda karar veren kuşakların varlığı nedeniyle karmaşıklık yaratabiliyor. Bu nedenle Aile Anayasası kavramı yeniden ön plana çıkıyor. Hissedarlar sözleşmesinin hukuki güvence sunmasıyla, şirketin temel amacı, değerler bütünü ve gelecek vizyonu netleştirilerek kurumsal yönetime zemin hazırlanıyor.
Birinci kuşak sıfırdan değer yaratırken, ikinci kuşak işi mutfağında öğrendiğini belirtiyor; üçüncü kuşak ise farklı alanlarda çalışmalar ya da çalışmama tercihiyle karşılaşabiliyor. Böyle bir tablo içinde eğitimli ve deneyimli üçüncü kuşak üyelerinin gerekli destekle şirketlere katkı sunması değerlendiriliyor; aile üyeleri ile profesyoneller arasındaki ayrımın netleşmesi ise istenen süreci destekliyor.
Yönetim kurulu başkanı ile CEO’nun aynı kişi olmaması gerektiği fikri, TKYD’nin 180’den fazla kurumsal ve 480 bireysel üyesinin rehberliğinde daha çok tartışılıyor. SPK düzenlemeleri çerçevesinde halka açık şirketlere verilen destekler, kurumsal yönetişimin güçlendirilmesi adına önemli bir parça olarak görülüyor. Özellikle hesap veren ile hesap soranın ilişkisini netleştiren kurallar, işletmeleri daha şeffaf ve hesap verebilir kılıyor. Halbuki halka arz, yalnızca sermaye sağlayıcı bir anlam taşımıyor; aynı zamanda kurumsal disiplinin de bir gerekliliği olarak değerlendiriliyor.
Zorlu ekonomik koşullarda gelecek dönemde halka arzların artması beklenirken, uluslararası kredi kuruluşlarının kriterlerine uygun bir yönetişim modelinin eksikliği, kredi süreçlerine girişi engelleyen önemli faktörlerden biri olarak belirtiliyor. Bu gelişmeler, aile şirketlerinde yapılanma ve yönetim yaklaşımlarını yeniden ele almayı gerektiriyor.






