Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Köşe Yazıları
  • Sürekli Kıyamet Hali: Dünya, Duyarsızlığın Konforuna mı Sığınacak? ÖZET: Dünya, savaşlar, iklim krizi ve ekonomik çalkantılarla bitmek bilmeyen bir felaket b…

Sürekli Kıyamet Hali: Dünya, Duyarsızlığın Konforuna mı Sığınacak? ÖZET: Dünya, savaşlar, iklim krizi ve ekonomik çalkantılarla bitmek bilmeyen bir felaket b…

17 Mart 2026 • 08:00 Sefa Mağat 4

Yine o haberler… Bıktık, vallahi bıktık ama ne yapalım ki. Sabah gözünü bir açıyorsun, bir yandan kahve yapmaya çalışırken telefondan bildirimler falan; hani derler ya “dünyanın hali” diye. E, dünyanın hali dediğin de artık yatakta dönüp duran, sürekli karabasan gören bir ergenin uykusuzluk nöbeti gibi oldu. Ne bileyim yani.

Düşünsenize, bir yandan Gazze’de kan gövdeyi götürüyor –ki insan cidden izlerken kalbi parçalanıyor hani– diğer yandan iklim krizi denen lanet şey, Avustralya’da ormanları yutuyor, Grönland’da buzulları çatır çutur eritiyor. Yetmezmiş gibi, markete gidiyorsun, domatesin fiyatı sanki altın tozundan yapılmış gibi. Ekonomik çalkantı diyorlar, enflasyon falan. Benim anladığım tek şey, cebimdeki paranın değeri günden güne, hatta saatten saate eriyor olması. Sanki böyle, sıcak bir yaz günü dondurmayı elinde tutmaya çalışıyorsun ama nafile, akıp gidiyor avuçlarının arasından. Hepimiz izliyoruz. Sadece izliyoruz.

Geçenlerde haberlerde izledim yine, bir çocuk anne babasını kaybetmiş, enkazın başında öylece duruyordu. Ekranda donup kaldım, çayımı bile soğuttum. Hani bazen o anlar oluyor ya, böyle dünyayla bağlantın kopuyor, sadece o görüntüye kilitleniyorsun. İşte öyle bir şey. Sonra ne oluyor? Beş dakika sonra başka bir haber, başka bir felaket; bir bakmışsın, o çocuğun görüntüsü, o çaresiz bakışları zihnin en arka odalarına tıkıştırılmış, üstüne de günlük telaşların, faturaların, haftalık dizi bölümünün muhabbeti binivermiş.

Bilmiyorum. Belki de beynimiz bu kadar travmayı kaldıramıyor, kaldırsa bile bir noktadan sonra kendini kapatıyor, korumaya alıyor. Hani bazen çok ağlarsın, gözünden yaş gelmez ya artık. İşte tam da öyle bir şey bu. Duyarsızlık mı denir buna, kendini koruma mekanizması mı, adını ne koyarsan koy, sonuç aynı. Bir çeşit uyuşma hali.

A close-up of a person's eyes reflecting a chaotic news feed, with a glazed, distant look, symbolizing numbness and information overload.

Daha dün akşam, arkadaşımla oturmuşuz, kahve içiyoruz. Konu yine döndü dolaştı, “Kıyamet geliyor” mevzusuna geldi. O diyor ki, “İnsanlar artık yoruldu, kimsenin umrunda değil aslında hiçbir şey, sadece kendi küçük dünyalarına çekilmek istiyorlar.” Ben de diyorum ki, “Yok canım, öyle şey mi olur, içten içe herkes bir şeyler yapmak istiyor ama nasıl yapacağını bilemiyor, bir çıkış yolu bulamıyor.” Ama hani içten içe ben de biliyorum ki, o da haklı biraz. Kim kalkıp da tek başına dünyayı kurtarabilir ki? Kimse. Ya da en azından öyle sanıyoruz.

Bu sürekli kıyamet hali, bizi bir yerden sonra robotlara dönüştürmüyor mu? Hani böyle duygusal hafızası silinmiş, sadece mantıkla hareket eden, “optimal çözüm” arayan varlıklara. Oysa optimal çözüm diye bir şey var mı bu karmaşada? Sanmıyorum. Geçen gün markette, böyle promosyonlu bir şey vardı, insanlar resmen birbirini eziyordu almak için. O an aklıma geldi, hani dünya yanarken bile biz kendi küçük menfaatlerimizin peşinden koşmaya devam edeceğiz. Bu, insan doğasının bir parçası mı şimdi? Yoksa kapitalizm denilen o devasa canavarın bizi dönüştürdüğü bir şey mi? İnanın, hiçbir fikrim yok.

Hani bir de şu var, eskiden haberler bu kadar hızlı yayılmazdı, bilgiye ulaşım bu kadar kolay değildi. Şimdi bakıyorum, dünyanın öbür ucunda bir şey oluyor, anında telefonuma düşüyor. Her felaket, her acı, her adaletsizlik sanki benim cebimde, sürekli bir bip sesiyle kendini hatırlatıyor. E, bu kadar yükü kim kaldırabilir? Ben bazen telefona bakmamak için kendimi zor tutuyorum. Sanki bakmayınca, duymayınca, görmeyince o yok olacakmış gibi. Çocukça bir düşünce, biliyorum. Ama yine de… Ne bileyim, bir nefes almak istiyor insan, kafasını kuma gömmek, küçücük bir anlığına da olsa.

Peki bu duyarsızlığın konforu denen şey, bir kaçış mı? Elbette kaçış. Ama aynı zamanda, sanırım, derin bir çaresizliğin de dışa vurumu. Hani böyle koltuğa yayılırsın, Netflix açarsın, dizi izlerken bir yandan da sosyal medyada kaydırırsın falan. İşte o sırada dışarıda, dünyanın başka bir yerinde çocuklar açlıktan ölürken, şehirler bombalanırken… Ve sen bunu biliyorsun. O bilme hali, o yara, içte bir yerde sürekli kanıyor. Ama ne yapacaksın ki? Kalkıp Ortadoğu’ya mı gideceksin, iklim değişikliğini mi durduracaksın? İmkanın ne kadar? Cevap: Sıfır. Ya da işte o kadar küçük ki, hissedilmiyor bile.

A person's hand, holding a smartphone displaying a grim news headline, while the other hand holds a remote control, with a blurred TV screen in the background showing a lighthearted show. This contrasts the overwhelming reality with escapism.

Bazen düşünüyorum, belki de bu duyarsızlık, bir tür kolektif savunma mekanizmasıdır. Hani böyle türümüzün beka içgüdüsü, kendimizi korumak için duygusal kalkanlarımızı kaldırmamız. Ya da tamamen saçmalıyorumdur. Kim bilir. Belki de sırf rahatımıza düşkün olduğumuzdan, konforumuzdan ödün vermemek için gözlerimizi kapatıyoruzdur. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” felsefesi mi deniyordu buna. Evet, tam da o. Ama yılanın dokunmadığı tek bir kişi bile kalmayacak yakında gibi hissediyorum, hem de hiç abartmıyorum.

Sahi, o duyarsızlık dediğimiz şeyin konforu ne kadar sürecek? Bitmez mi bir gün? O konfor alanı, hani böyle pamuklara sarılmış gibi hissettiren o köpük balonu, bir iğneyle patlamaz mı? Valla bilmiyorum ki. Ben bazen kendime kızıyorum, “Sefa, sen de ne kadar duyarsızlaştın” diyorum. Sonra diyorum ki, “Yok ya, nereye kadar dayanır insan?” Bir yandan haberleri izlerken içim kan ağlıyor, bir yandan da akşama ne yemek yapsam diye düşünüyorum. İşte bu ikilem, bu saçma denge, bizim yeni normalimiz. Ne yazık ki…

Mesela, geçenlerde bir belgesel izledim, buzullar eriyor, kutup ayıları aç kalıyor falan. O an dedim ki, “Tamamdır, ben artık vegan oluyorum, araba kullanmıyorum, her şeyimi geri dönüştürüyorum.” Hani böyle bir anlık gazla, bir coşkuyla. Sonra ne oldu? Ertesi gün işe giderken yine trafikte kaldım, yine köfteli sandviç yedim, yine çöpü ayrıştırmayı unuttum. Yani, o anlık duyarlılık, o anlık isyan, o kadar kısa sürüyor ki, sanki bir rüya görmüşsün de uyanınca unutmuşsun gibi.

Belki de çözüm, bu bireysel çaresizlikten kurtulup kolektif bir şeyler yapabilmektir. Ama nasıl? Kim yönetecek bu kolektifi? Siyaset desen, o da ayrı bir kriz. Liderler desen, onlar da kendi koltuklarının derdinde. Hep aynı hikaye, hep aynı nakarat. İnsan bazen gerçekten yoruluyor, hani böyle beynin vites kolu “boşa” düşüyor, sadece akışına bırakıyorsun. Ama işte o “akışına bırakmak” denen şey, aslında o büyük duyarsızlığın ta kendisi değil mi?

Neyse, bu kadar felaket tellallığı yeter. Gidip bir bardak su içeyim, belki biraz ayılırım.

A close-up of a half-empty teacup with a forgotten spoon, next to a crumpled newspaper showing a blurry, unreadable headline, symbolizing neglected problems and daily routine.

Ya da belki de bir çay daha koyarım, evet, en iyisi o. Sıcak bir şey iyi gelir, belki biraz da sakinleşirim. Sanki bu yazıyı yazınca her şey değişecekmiş gibi değil mi ya…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x