Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Sonsuz Kaydırma: Zihnin Yeni Çukuru

17 Mart 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 23

Oturup öyle boş boş duvarı seyrediyorum bazen, hani şu duvardaki çatlak neye benziyor falan derken birden aklıma geliyor. Elim hemen şeye gidiyor, telefona. Ne oldu? Bir şey mi oldu? Hayır ya hiç öyle acil bir durum yok aslında. Sadece o sessizlik o durağanlık bir anda sanki bir eksiklikmiş gibi geliyor insana biliyor musun? Yani işte o bitmek bilmeyen akışlar var ya hani, aşağı kaydır kaydır bitmez asla. Hani dedim ya zihnin yeni çukuru diye, tam da o işte. Düşün, bir çukur düşün ki dibi yok. Atlıyorsun içine, zıplayıp çıkma şansın da yok gibi bir şey. Yuvarlanıp duruyorsun, gözün hep bir sonrakinde. Bir sonraki post ne, bir sonraki video ne. Ee? Ne oluyor sonra? Hiçbir şey. İşte bütün mesele bu, hiçbir şey olmuyor.

Ya da oluyor mu acaba… Bilmiyorum ki. Geçen bizim Erdal’la konuşuyorduk, hani şu eski iş arkadaşı. O da diyordu “Abi bu sosyal medya var ya”, der demez anladım zaten nereye gideceğini. Çocukluk arkadaşımdır Erdal, baya bir hikayemiz var, mesela bir keresinde ilkokulda teneffüste onun beslenme çantası kaybolmuştu ağlamıştı falan, ben de kendi sandviçimi vermiştim ona… Neyse ne alakası var şimdi. Ama konuyu dağıtmayayım şimdi. Erdal diyordu ki bu akışlar yüzünden kimse iki satır kitap okuyamıyor artık, dikkat süremiz beş saniyeye düştü. Bir şey okumaya kalksak, aklımıza anında bildirimler düşüyor, şıngır mıngır titriyor cebimizdeki o lanet şey. Hatta bazen cebimde hissetmediğim halde titrediğini zannediyorum, hayalet titreşim diyorlar buna. Bu bir tür dijital halüsinasyon mu acaba, düşünürken bile ürperdim bak.

Şimdi bunu “konforlu dipsizlik” diye tanımlamışlardı, hatırlıyorum. Kim tanımladı tam olarak çıkaramıyorum şimdi, kimin umurunda zaten! Konforlu muymuş? Ya bir şeyin konforlu olması için senin onu isteyerek, keyifle ve bilinçli bir şekilde kullanman gerekmez miydi? Bu bildiğin, bir uyuşturucu gibi ya, bağımlılık yapıyor. Kendimi kandırılmış gibi hissediyorum açıkçası. Hani diyoruz ya “özgürleştirdi” diye, “bilgiye erişimi kolaylaştırdı” diye, “insanları bir araya getirdi” diye. E tamam da, bu sürekli kaydırma döngüsü beni neyden özgürleştirdi? Düşünmekten mi? Derinlemesine bir konuya odaklanmaktan mı? Yok ya. Aslında tam tersi galiba. Beni daha çok hapsediyor gibi geliyor. Hani şöyle otursam, kendi kendime beş dakika düşünsem, ne bileyim geçen hafta ne yaşadım, bu ay ne yapacağım, hayatta beklentilerim ne diye… yapamıyorum!

Zihnim sürekli meşgul bir şeylerle, sürekli yeni bir veri akıyor içeriye. Bu kadar veri iyi bir şey mi peki? Hani bilgisayarcıyız anlıyoruz az çok veri işleme meselesini. Çok fazla input, çok fazla process demek. Sürekli çalıştırıyorsun işlemciyi, Ram’i dolduruyorsun. E sonra ne oluyor? Kaynaklar tükeniyor. İnsan zihni de böyle bir şey değil mi? Kapasitesi var bunun, hani bir yere kadar kaldırıyor. Sonra başlıyor donmalar, kilitlenmeler. Benim en son telefonum böyle takılıyordu, dedim değiştirme zamanı geldi. E kendi zihnimizi neyle değiştireceğiz şimdi? Yok ya, çok saçma bir analoji oldu bu da.

Ama neyse, demek istediğim şu. Bu dipsiz kuyu, bizim dikkatimizi, odaklanma becerimizi, hatta bence karar verme mekanizmalarımızı bile bir güzel yiyip bitiriyor. Geçen bir haberde okudum, bir araştırma yapmışlar. Sonsuz akış kullanan insanlar, bir karar vermeleri gerektiğinde daha çok zorlanıyormuş, daha çok tereddüt ediyormuş. Çünkü o kadar çok seçenek, o kadar çok bilgi, o kadar çok yorum var ki, hangisinin doğru olduğunu, hangisinin işe yaradığını anlamak imkansızlaşıyor.

Hani böyle oturuyorsun bilgisayar başında, bir araştırma yapacaksın diyelim. Bir makale açıyorsun, makalenin altında önerilen başka makaleler çıkıyor. Tıklıyorsun ona, oradan başka bir yere zıplıyorsun. Yarım saat sonra bakıyorsun, bambaşka bir şey okuyorsun. Konudan tamamen uzaklaşmışsın. Sonra geri dönmeye çalışıyorsun, aa dur bu neydi ya diyorsun. Bir anlık boşluk. İşte o anlık boşluk var ya, o zaten en kıymetli şey. O boşlukta düşüneceksin, sentezleyeceksin. Ama bize o boşluğu vermiyorlar ki! Sürekli bir şey tıkıyor o boşluğu.

Geçenlerde bir uygulama inceledim, hani şu yeni çıkan süper hızlı şarjlı olanlardan. Güya süper ergonomik, elde tutuşu harika falan. Özelliklerine bakıyorsun, yok bilmem kaç Hz ekran, yok bilmem kaç çekirdek işlemci. Peki ne işe yarıyor bu kadar güç? Daha hızlı kaydırmak için mi? Daha çok içerik tüketmek için mi? İşte bu soru beni yordu biliyor musun. Neden bu kadar donanım gücünü boşa harcıyoruz ki böyle anlamsız bir döngü için? Sanki Ferrari alıp sadece bakkala gidiyormuşuz gibi bir durum var burada. Ya da vazgeçtim, Ferrari değil de hani böyle en son model bir uzay gemisiyle çöp atmaya gitmek gibi. Ne saçma değil mi?

Demek istediğim, bu aletlerin kendisi kötü değil. Telefonlar, bilgisayarlar, internet, hepsi harika icatlar. Ama kullanım şeklimiz, o bitmeyen akışlar… İşte o sinsi düşman orada saklı. Sanki dijital bir tarlanın içindeyiz, tohum diye dikkatimizi ekiyorlar, hasat diye de bizim verilerimizi biçiyorlar. E biz de oturduğumuz yerden buna razı geliyoruz. Ne bileyim, belki de haklılardır.

A person's hand, blurred, rapidly swiping up on a smartphone screen, with a colorful, endless feed of content visible. The background is a dimly lit, cozy room, suggesting an intimate and solitary interaction with the device.

Bir an şöyle bir durup kendime sordum, “Memduh, en son ne zaman bir şeye gerçekten şaşırdın? Hani böyle düşündüren, içini hoplatan, ‘vay be’ dedirten bir şeye?” Cevabı düşündürücüydü. Hatırlayamadım. Her şey o kadar hızlı tüketiliyor ki, şaşırmaya fırsat kalmıyor. Bir şey viral oluyor, ertesi gün unutuluyor. Yeni bir trend çıkıyor, bir hafta sonra bayatlıyor. Bu hız, derinliği öldürüyor bence. Yüzeyde yüzmekten, dibi görmüyoruz. Ya da vazgeçtim, görmek istemiyoruz. Kim bilir.

Bu sürekli kaydırma dediğimiz şey, bir de bitmek bilmeyen karşılaştırma döngüsünü de beraberinde getiriyor. Herkes bir şeyler paylaşıyor, herkes en iyi anını, en güzel yemeğini, en mükemmel tatilini gösteriyor. E sen de bakıyorsun, kendi hayatına dönüyorsun, “Eyvah, ben ne yapıyorum” diyorsun. Bu da ayrı bir çukur değil mi? Kıyaslama çukuru. Hem zamanımızı yiyor, hem dikkatimizi hem de ruh halimizi kemiriyor bu…

Mesela bazen, hani böyle bir sorun yaşarsın ya bilgisayarda, bir bug bulursun da çözümünü ararsın. Saatlerce internette araştırırsın, forumlara bakarsın, stack overflow’da gezersin. Orada bile, bir cevaptan diğerine, bir linkten başka bir linke zıplayıp duruyorsun. En sonunda bakıyorsun, yarım saat önce aradığın sorunun cevabından kilometrelerce uzaktasın. Bu da o sonsuz kaydırmanın bir versiyonu değil mi? Bilgi edinmeye çalışırken bile kayboluyoruz yani. Yazılımcılar olarak biz de nasibimizi alıyoruz bu durumdan.

Hani bir de şu var, bu algoritmalar var ya, seni sürekli aynı şeylere maruz bırakıyor. Kendi yankı odanın içinde dönüp duruyorsun. Hani yeni fikirler, farklı görüşler görmek yerine, sana hep aynı şeyleri gösteriyor ki daha çok içinde kalasın. Bu da bir tür hapis değil mi? Farklı düşüncelere, farklı dünyalara kapalı kalmak… Sanki küçük bir odada yaşar gibi. Penceresi yok kapısı yok. Sadece bir ekran var, sürekli aynı filmi gösteren.

Bir de şu telefonların pil ömrü meselesi var, biliyorsun. Gelişiyor, gelişiyor ama biz daha çok kulland

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x