Sahiciliğin Simulakrumu: Modern İnsan, Kendi Yalanına Aşık Mı?

Ya şimdi bu “kendin ol” baskısı var ya, modern zamanların en büyük şakası mı yoksa en sinsi tuzaklarından biri mi, ben hala karar veremedim bak. Hani her yerden pompalanıyor bize, “eşsiz ol”, “fark yarat”, “özgün kal”. İyi hoş da, bu ‘özgünlük’ denen şey, aslında dev bir fabrika bandından çıkmış, hepsi aynı kutuya konulmuş, sadece etiketleri farklı süslenmiş ürünler gibi değil mi Allah aşkına? Şey, hani geçen bir arkadaşla konuşuyorduk tam da bu mevzuyu, kadın dedi ki “Sefa, herkesin bir ‘personal brand’i var artık, en ufak hareketin bile marka değeri taşıyor”. Ben de dedim, “İyi de canım, o zaman markanın kölesi olmuyor muyuz?” Sustu, sustuk.
Şimdi mesela sabah kalkıyorsun, bir kahve içeceksin, öyle sıradan bir kahve değil bu, hayır! O kahvenin buğusu, fincanın deseni, yanındaki kitabın kapağı –ki belki de hiç okumayacaksın sadece görsel şölen için orada duruyor- hepsi bir kompozisyonun parçası. Bir ‘story’ malzemesi. Ekranda güzel dursun yeter. Gerçekten o an sen o kahveden ne zevk aldın, o kitabı niye seçtin, bunların pek de bir önemi kalmıyor sanki, değil mi? Önemli olan kaç beğeni geldi, kaç kişi “ay ne kadar entelektüel, ne kadar minimalist, ne kadar huzurlu bir insan” diye düşündü? Çok absürt. Düşünürken midem kazındı, galiba kahvaltı yapmamışım ya, neyse. Konuyu dağıtmayayım.
Sahicilik Diye Yola Çıkıp Çakma Olmak
Bakın, mesele filtrelerde falan değil sadece. O, buzdağının görünen, en komik kısmı belki. Asıl mesele, o filtrenin ardına sakladığımız benliğimiz. Hani diyoruz ya, “Ben buyum.” Gerçekten mi? Gerçekten o her şeye mükemmel tepki veren, asla kötü gün geçirmeyen, her daim pozitif, her daim başarılı, her daim estetik kaygısı gütmeden bile estetik duran kişi miyiz biz? Allah aşkına. Geçen markette sıra beklerken bir teyze, sebzeler için öyle bir pazarlık yapıyordu ki, o teyzenin sosyal medya hesabı olsa, eminim organik tarım, mindfulness falan paylaşırdı. İçimden güldüm, böyle içten, gerçek bir kahkaha. İşte o an düşündüm, biz o gerçek kahkahayı unutalı çok oldu belki de. Çünkü o kahkaha, kusurlu, gürültülü, “filtre dışı” kalıyor, değil mi?
Bir de şey var, bu “kendi potansiyelini gerçekleştir” mevzusu. Sanki bir oyunun Level atlama ekranındaymışız gibi. Sürekli kendini geliştirmek zorundasın, durduğun an kaybettin. Yeni bir dil öğren, yeni bir hobi edin, yeni bir iş kur, kendini dönüştür, en iyi versiyonun ol… Yok ya, ne alakası var şimdi! Bazen sadece oturup boş duvara bakmak istiyorum ben, hiçbir şey yapmadan. Veya sadece salak salak dizi izlemek. Ama yapamıyorum, içimde bir yerlerde o “yapmalısın, üretmelisin” sesi cızırtı yapıyor, sanki yapmazsam eksik kalacakmışım gibi. Bu da bir çeşit esaret değil mi? Özgürlük diye yola çıkıp, kendi inşa ettiğimiz dijital panoptikonda mahkum olmak. Kendi kendimizin gardiyanı olduk resmen.
Hani bir de bu “doğallık” takıntısı var. Herkes doğal, ama nasıl doğal? Makyajsız makyaj, plansız planlı kareler, sabah yeni uyanmış ama saçları rüzgardan çıkmış gibi havalı duran tipler… Anlıyor musunuz ne demek istediğimi? Bu “sahici” görünme çabası, sahiciliğin kendisini paramparça etmiyor mu? Ben bazen böyle sabahları kendimi aynada görüyorum, uyku sersemi, gözlerim şiş, saç baş dağınık… O görüntü, inanın, sosyal medyada görmeye alıştığımız “doğal” hallerden fersah fersah uzak. Ve o halimle kendimi gerçekten özgür hissediyorum biliyor musunuz? Kimseye ispatlamak zorunda olmadığım, kimsenin beğenisine sunmadığım o halimle. Bu da garip bir ironi tabi.

Belki de bu durum, insanlığın varoluşundan beri süregelen bir hikaye. Maskeler takmak, rollere bürünmek… Ama sanki şimdi, bu dijital çağda, bu maskeler yüzümüze yapışıp kalıyor, çıkartamıyoruz. Eskiden tiyatrodan sonra maskeler çıkarılırdı, sahne kapanırdı. Şimdi sahne 7/24 açık, perdeler asla kapanmıyor. Hayatımız sürekli bir canlı yayın. Bazen kendi kendime diyorum ki, “Boş ver Sefa, kim ne derse desin, sen bildiğin gibi ol.” Ama sonra bir bildirim sesi geliyor, bir görsel karşılıyor beni, bir bakıyorum o da ne, ben yine o “mükemmel” hayatın peşine düşmüşüm, kendi illüzyonumun bir parçası olmuşum. İnsan, kendi yalanına aşık olur mu? Galiba oluyormuş.
Çünkü o yalan, konforlu. O yalan, beğeni getiriyor. O yalan, seni “öteki” olmaktan kurtarıyor, herkes gibi “mutlu” ve “başarılı” gösteriyor. Gerçek benlik dediğin şey, bazen sıkıcı, bazen başarısız, bazen çirkin, bazen yalnız. Kim ister ki bunu gözler önüne sermeyi, değil mi? Ama işte tam da orada başlıyor mesele. O sıkıcılığı, o başarısızlığı, o çirkinliği, o yalnızlığı kabul etmediğimiz sürece, gerçek bir insan olmaktan uzaklaşıyor muyuz?
Bir de hani bu yapay zekalar falan var ya şimdi, bizden daha mı sahici olacaklar acaba diye düşünmeden edemiyorum. Çünkü onlar, kendileri olduklarını iddia etmiyorlar. Yapay olduklarını biliyorlar, biliyoruz. Bizse, yapay bir benliği sahici diye yutturma çabasındayız. Bu, insana dair tuhaf bir paradoks. Kendi ellerimizle ördüğümüz bu kafeste, “özgürüm” diye çırpınıyoruz. Ya da vazgeçtim, çırpınmıyoruz bile, o kafes o kadar güzel ki, içi o kadar konforlu ki, çıkmak istemiyoruz belki de. Aman kimin umurunda zaten?

Hatta bazen diyorum ki, belki de bu bir evrim sürecidir. İnsan türünün bir sonraki aşaması, bu ‘simulakrum’ dediğimiz şeyle tamamen bütünleşmek, gerçek ve kurgu arasındaki sınırı sonsuza dek kaldırmak. Matrix’teki gibi. Mavi hapı yutmak. En azından orada seçme şansın vardı, kırmızı mı mavi mi. Bizde o da yok sanki, doğar doğmaz enjekte ediliyor bu dijital kimlik kaygısı, filtreli hayat. Küçük çocuklara bakın mesela, daha küçücükler ama biliyorlar kameraya nasıl poz vereceklerini, filtreleri nasıl kullanacaklarını… Korkutucu bir şey bu.

Yani ne bileyim, bu modern çağın “kendin ol” çağrısı aslında “herkes gibi ol ama farklı görün” demek mi? Bir yandan eleştirel olmaya çalışıyorum, bir yandan da kendi kendime gülüyorum, çünkü ben de aynı çarkın içindeyim, hepimiz öyleyiz. Kimse bu döngüden tamamen kaçamıyor. Biraz ara verip bir mola vermek, gerçekten kendi halimize dönmek istesek, o zaman da toplumdan dışlanacakmışız gibi bir his… Ay işte, insanı yoran da bu değil mi?
Neyse.
Gidip kendime dünden kalma soğumuş bir çay koyayım ben en iyisi. Gerçekten o, en azından filtreye ihtiyacı yok…









