SADE TEKNOLOJİ, ZOR SEÇİM

Yani ne bileyim şimdi. Bakıyorsun her yerden fışkırıyor “akıllı” bilmem ney, “akıllı” ev, “akıllı” saat, hatta akıllı çorap bile yaparlar yakında eminim. Ama bir yandan da görüyorum, ha geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyordum da – o da benim gibi eski kafalı birazdır bu konularda, neyse – millet yavaş yavaş, sanki bir isyan bayrağı çeker gibi, “aptal” telefonlara dönüyor. Ne iş?
Hani bir Nokia 3310 muhabbeti dönüyor ya hep böyle, tuşlu telefonlar falan… Şimdi bu sadece bir nostalji rüzgarı mı, o eski güzel günlere bir özlem mi — ki vallahi ben bazen o günleri gerçekten özlüyorum, hani telefonun şarjı bir hafta giderdi falan, ne günlerdi be — yoksa altında başka bir şey mi var acaba, daha derin bir mevzu? Yoksa bizim bu “akıllılarla” kurduğumuz ilişki, sandığımız kadar akıllıca değil miydi hiçbir zaman? Çok soru oldu evet biliyorum.
Ben bu teknolojileri incelerim severim de hatta ne bileyim, bir yeni işlemci çıktığında içim kıpır kıpır olur o benchmark testleri falan… Ama bir noktadan sonra, hani o yazılım güncellemeleri var ya durmadan çıkan, sürekli bildirimler, bir şey alıyorsun hemen eskisi geliyor, yeni modeli daha iyiymiş muhabbetleri… Yetti gari be insanı boğuyor bu durum. Bir nefes alma alanı bırakmıyorlar resmen, sanki oksijen tüpünü de sensöre bağlamışlar da “Aa bak Memduh Bey, oksijen seviyeniz kritik seviyede, hemen akıllı bir çözüm sunalım!” diyecekler gibi hissediyorum bazen. Saçma gelebilir ama öyle.
Geçenlerde, metroda giderken, oturdum milletin haline baktım, ya ben neyse arada öyle yaparım etrafı izlerim, biraz insanları analiz ederim falan, yani ne bileyim öyle tuhaf bir huyum var işte, kim ne yapıyor neye bakıyor… Herkesin elinde o ışıklı dikdörtgenler, parmaklar tak tak ekranda, kimse kimsenin yüzüne bakmıyor. Hatta bazen yan yana oturan iki kişinin bile birbirine mesajlaştığını görüyorum, bence o nokta bitti. O an aklıma bir fikir geldi: 
Bu sürekli bağlantı hali, hani “her an ulaşılabilir olmak” diye bize pazarlanan o şey varya. aslında bizi daha yalnız mı yapıyor? Daha mı çok yoruyor? Düşünsene, sabah uyanıyorsun alarm çalıyor, o da akıllı telefonundan zaten, sonra hemen bildirimlere bakıyorsun e-postalar mesajlar sosyal medya bilmem ne… Daha gözünü açmadan dünya kafana yıkılıyor. Oysa ki eski usul bir çalar saat, hani böyle tıkır tıkır ses çıkaranlardan, ya da ne bileyim, belki de hiçbir şeye bakmadan sadece bir fincan kahve yapmak, pencereden dışarı bakmak… Ne bileyim, sanki insan ruhuna daha iyi gelirdi gibi geliyor bana. Yanılıyor muyum acaba?
Şimdi bunu söylediğimde bazıları diyecek ki, “Ama Memduh abi, teknoloji hayatımızı kolaylaştırmıyor mu? Bilgiye erişim, iletişim, dünya avucumuzda!” Evet, doğru, haklısınız belki bir yere kadar ama bu kolaylık, bedava gelmiyor ki. Bedeli ne biliyor musunuz? Odaklanma becerimiz, beynimizin o sürekli uyarana maruz kalmaktan yorulması, uykusuzluk, hatta anksiyete, stres. Ve tabii ki, o görünmez algoritmalar. Hani internette bir şeye bakıyorsun, sonra her yerden o şeyin reklamı çıkıyor ya, sanki seni takip ediyorlar… Paranoyak mıyım bilmiyorum ama baya rahatsız edici bir durum bu. Kimse bize sormadan karar veriyorlar ne göreceğimize ne düşüneceğimize.
Bu “dijital gürültüden” kaçış meselesi tam da bu işte. Aptal telefonlar sadece arama ve SMS yapabiliyor, belki basit bir takvim… Hiçbir bildirim, sürekli bir “sana bunu da gösterelim, bunu da al, buraya da tıkla” baskısı yok. Özgürlük bu değil mi zaten? Daha az şeye sahip olmak, ama sahip olduğun şeylerle daha derin bir ilişki kurmak. Hani eskiden bir kitap alırdın, okurdun, defalarca okurdun… Şimdi bin tane e-kitap var, hangisini okuyacağını şaşırıyorsun, birini bitirmeden diğerine geçiyorsun. Yüzeyde kalıyoruz hep. Zihnimiz de öyle. Ne bileyim ben.
Aslında geçen hafta bir toplantıdaydım, ya hani öyle çok önemli bir şey değil de işte şirketin içinden bir toplantıydı neyse, orada konuşuldu bu konu yine. Bir arkadaşımız şey dedi, “Biz mühendisler sürekli daha zekisini yapmaya çalışıyoruz, ama aslında belki de insanlığın ihtiyacı olan şey, daha basit olan.” Bak, bu söz aklıma takıldı. Biz yaratıcılar olarak, hep daha karmaşık, daha gelişmiş olanı kovalarız değil mi? Ama tüketici, son kullanıcı, belki de “yeter artık!” noktasına geldi. Belki de gerçekten, hani o basitlik, daha az “zekada” saklıdır gerçek özgürlük? Bilmiyorum, baya kafa karıştırıcı bir durum.
Düşünsene, bir sabah uyanıyorsun, telefonunda sadece annen arayabiliyor, ya da en yakın arkadaşın. Başka hiçbir şey yok. Haberleri okumak için gazete alıyorsun, ya da radyoyu açıyorsun, ya da ne bileyim dışarı çıkıp bakkalla sohbet ediyorsun. Bir anda dünya nasıl da yavaşlar, nasıl da sakinleşir değil mi? Hani bu “offline” dedikleri, “çevrimdışı cihazlar” falan, onlar da öyle. Bir e-okuyucu alıyorsun, sadece kitap okumak için. Başka hiçbir şey yapmıyor. Odaklanıyorsun. Ya da sadece müzik dinlemek için bir MP3 çalar, hani o eski iPod’lar falan vardı ya… Çok güzeldi onlar, sadece müzik vardı içinde, başka hiçbir şey yoktu. 
Nostalji mi? Evet, belki biraz. Ama sadece nostalji değil bu. Bu, bir tür kendini koruma içgüdüsü. Dijital çağın getirdiği o sürekli bombardımandan, o görünmez zincirlerden bir kaçış arayışı. Hani algoritmalar bizi “istediğimiz” içeriğe yönlendirirken, aslında bizi bir baloncuk içine hapsediyorlar, bizden başkasını düşünmez hale getiriyorlar. E haklı adamlar şimdi, kendi dünyasını kurmak isteyenler, bu baloncuktan kurtulmak isteyenler, ne yapsın?
Yok ya, ne alakası var şimdi, aslında benim söylemek istediğim şey şuydu. Hani bu teknoloji dediğimiz olay, aslında bir araç olmalı, amaç değil. Ama sanki biz onu amaç haline getirdik, hayatımızın merkezine koyduk. Telefonumuz yanımızda olmayınca eksik hissediyoruz, değil mi? Hatta bazıları panik atak yaşıyor, hani falan. Bu sağlıklı bir durum değil. Bu bağımlılık, en az sigara alkol kadar kötü, belki de daha kötü. Çünkü görünmez ve herkes tarafından normalleştirilmiş durumda. Kimse sana “Telefonu elinden bırak artık!” demiyor, aksine “Niye bakmıyorsun sosyal medyaya, bir şey kaçırıyorsun!” diyorlar. Delilik bu.
Belki de o yüzden Memduh Biçer olarak ben diyorum ki, SADE TEKNOLOJİ, EVET ama ZOR SEÇİM bu. Çünkü herkes koşarken yavaşlamayı seçmek, hani öyle kolay değil. Cesaret ister. Ama değer mi? Bence değer. Çokça değer. Gidip bir çay koyayım en iyisi kendime… Ya da kahve mi olsa şimdi.













