Potansiyelin Laneti: Modern İnsan, Kendi Yaratılmış Tanrısının Sonsuz Projesi Mi?

Potansiyelin Laneti: Modern İnsan, Kendi Yaratılmış Tanrısının Sonsuz Projesi Mi?
Şey yani, insan bazen düşünüyorum hani, bu ‘potansiyel’ denen lanet bir şey mi gerçekten? Yoksa benim kafam mı basmıyor anlamıyorum. Herkes bir şey diyor, içinde bir cevher var, bir ‘uyuyan dev’ var, onu uyandır falan filan. Sanki hepimiz Herkül’üz de haberimiz yok, öyle mi?
Geçen markette, kasada bekliyorum. Önümdeki teyze bir yandan sepete yığılmış abur cuburları saydırıyor, bir yandan telefonda kızına “Hayat kısa, potansiyelini boşa harcama, bir İngilizce öğrenmedin gitti” diye fırça atıyor. Kulağıma geldi tabii. Yani şimdi, teyzenin kendisi bile farkında değil ama o da bu sistemin bir parçası olmuş, çocukları da kendi gibi potansiyel avcısı yetiştiriyor. Düşündüm bir an, teyzenin potansiyeli neydi? Belki o da gençliğinde resim yapmak istiyordu, ya da marangoz olmayı hayal ediyordu, ama hani, neyse.
Bu sürekli kendini aşma, sürekli daha iyisi olma dayatması var ya; bu ne yorucu bir şey böyle! Sanki bir maraton koşuyoruz, ama bitiş çizgisi hep bir adım ötede, sürekli hareket ediyor. Asla yetişemiyorsun. Ne kadar hızlı koşarsan koş, o çizgi de o kadar hızlanıyor, anlıyor musun? Bir nefes bile alamıyorsun doğru düzgün, “Dur bir ya, ben bugün iyiydim aslında” deme lüksün yok.
Sınırız potansiyel… Hah! Bak bu laf var ya, bu tam bir pazarlama dehasının ağzından çıkmış olmalı. Çünkü sınırsızsa, asla tamamlanamazsın. E tamamlanamıyorsan, hep bir eksiklik hissedeceksin. Hep bir yetersizlik. Sürekli bir şeylerin peşinden koşturma hali. Yeni bir hobi edin, yeni bir dil öğren, yeni bir kariyer hedefle, meditasyon yap, koş, diyet yap, bilmem ne yap… Yahu yeter artık! Kendimizi ne zannediyoruz biz? Birer robot mu? Birer proje mi? Bilmiyorum.
Bu, resmen modern insanın kendi kendine yarattığı bir tanrılık kompleksi. Ben kendimin tanrısıyım, kendimi yaratıyorum, kendimi geliştiriyorum, kendimi tamamlıyorum… Ama asla tamamlayamıyorum! Çünkü tanrı olmak, kendi kendini yaratan olmak, bu zaten insan aklının almayacağı bir şey, bir sonsuz döngü. Ve biz bu sonsuz döngüye bile bile mi giriyoruz, yoksa bizi mi sokuyorlar, asıl soru bu bence.
Düşünsene, her sabah uyandığında içinden bir ses fısıldıyor: “Bugün potansiyelinin yüzde kaçını kullandın? Düne göre daha iyi misin? Yoksa yerinde mi sayıyorsun? Bak x kişisi neler başarmış…” Bir de sosyal medya denen bela var, orada herkesin hayatı zaten zirvede, herkes kendini gerçekleştirmiş, herkes Everest’in tepesine çıkmış, her şeyi halletmiş… Biz mi bir tek oturup boş boş duvara bakıyoruz? Belki de duvar bakmak, ya da ne bileyim, sadece nefes almak da bir potansiyel gerçekleştirmedir, kim bilir?
Ya da şöyle bir şey var, bu “potansiyelini gerçekleştirme” meselesi, aslında bugünü bizden çalan sinsi bir oyun. Hep geleceğe odaklıyız. “Şimdi sabret, sonra…” Sonra ne? Sonra yine “şimdi sabret” mi diyeceğiz? Oysa hayat, hani hep o çok klişe laf var ya, “şu an” değil miydi? Ama biz “şu an”ı sürekli bir şeye hazırlık, bir “potansiyel gerçekleşme” provası olarak yaşıyoruz, bu ne kadar saçma bir şey, düşünsenize!
Hani bir de, böyle filmlerde olur ya, kahraman kendi yarattığı bir şeye, bir canavara yenilir. Biz de kendi yarattığımız bu “sınırsız potansiyel” canavarına yeniliyor muyuz acaba? Kendi tanrımız sandığımız şey, aslında bizi kendi kölesi mi yapıyor??? Bu bir yeni kölelik değil de ne! Özgürleşmek adına kendimizi daha da görünmez zincirlere vurmuyor muyuz, he? Ben öyle düşünüyorum.

Ya kim uydurdu bunu ilk? Dur ya, neydi o meşhur, hani hani şu, psikolog falan mıydı? Maslow’un hiyerarşisi miydi neydi? O piramitin en tepesinde kendini gerçekleştirme vardı. Bak oradan başlamış olabilir her şey. Ama Maslow bunu derken belki de hani, “Tamam, karnın doydu, güvendesin, sosyalleştin, şimdi canın ne istiyorsa onu yap” demek istemişti. Biz bunu aldıktan sonra, “Canın istemese de yap, yapmalısın!”a dönüştürdük. Vay be, insan kendi kendine ne eziyetler çektiriyor.
Geçenlerde bir arkadaşım anlattı, işinden istifa etmiş, “Potansiyelimi burada harcayamıyorum” dedi. Ne oldu biliyor musun? İki ay sonra işsiz kalmaktan ve ailesinin baskısından dolayı depresyona girdi. Potansiyelini gerçekleştirme arayışında kendini perişan etti. Ya bazen, hani normal, sıradan bir hayat yaşamak da bir seçenek olamaz mı? Herkesin kahraman olması mı gerekiyor? Herkesin dünyayı kurtarması mı şart? Bence değil.
Bu, kendi tanrısı olma çabası var ya, aslında bir tür narsistlik değil mi? Sürekli kendine odaklı. “Ben, benim potansiyelim, benim gelişimim…” Peki ya başkaları? Peki ya kolektif olan? Hiç ondan bahseden yok. Çünkü başkasının potansiyelini gerçekleştirmesine yardım etmek, senin potansiyelini tüketmek olarak algılanıyor belki de. Böyle bir saçmalık olabilir mi? İnanılmaz.

Belki de o fısıltıdaki “uyuyan dev”, aslında içimizdeki huzur arayışı, rahat bırakılma isteğidir. Belki de dev, hani şey, uyumak istiyor, dinlenmek istiyor, biz onu zorla uyandırmaya çalışıyoruz, sonra da “Niye huysuzsun?” diyoruz. Kim bilir, değil mi?
Yani bu ‘çağın dayatması’ denen şey, aslında zihnimize kazınmış bir virüs gibi. Sürekli kendini güncellemeyen, yükseltmeyen, ‘patch’lemeyen, yeni ‘feature’lar eklemeyen bir sistem, başarısız sayılıyor. E insan da böyle bir sistem mi? Bir yazılım mı yani??? Yok ya, ne alakası var şimdi. Ama bazen öyle hissettirmiyor mu?
Bir de hani, bu ‘potansiyelini gerçekleştirme’ derken, genellikle para kazanma, kariyerde yükselme, görünür olma falan gibi şeylerden bahsediliyor. Ya benim potansiyelim mesela, çok iyi patates kızartmaksa? Ya da hani, ne bileyim, evde oturup kedimi sevmekse? O da bir potansiyel gerçekleştirme sayılmaz mı? Niye illa ‘büyük’, ‘görkemli’ bir şeyler olması lazım?
Oysa hani, bir çiçeğin potansiyeli ne ki? Açmak, solmak, tohum bırakmak. Bir kedinin potansiyeli ne? Uyumak, yemek yemek, miyavlamak, arada koşmak. Onlar bu dertlere düşüyor mu? Düşmüyor. Çünkü onlar kendi doğalarına uygun yaşıyorlar. Biz neden kendi doğamıza bu kadar aykırı bir şeyleri dayatıyoruz kendimize? Bu kadar mı korkuyoruz normal olmaktan? Sıradan olmaktan?

Bu sürekli geleceğe odaklanma, bizi bugünden koparıyor. Mutluluk denen şey, hep bir sonraki adımda, bir sonraki başarıda, bir sonraki ‘gerçekleşen potansiyel’de. Hiçbir zaman bu anın kendisi yeterli değil. Yetersiz. Hep yetersiz, hep eksik. Sonsuz bir döngü. Resmen kendi kuyumuzu kazıyoruz. Kendi zindanımızı yaratıyoruz. Ve o zindanın gardiyanı da yine kendimiziz. Ne ironik değil mi?
Ben artık şahsen, hani şey, vazgeçtim bu potansiyel falan işlerinden. Var mıymış, yok muymuş, ne fark eder? Bugün ben kendime iyi hissettim mi? Güldüm mü? Güzel bir çay içtim mi? Sevdiğim bir müziği dinledim mi? E yeter bana. Geri kalan her şey, yani ne bileyim, büyük büyük laflar, o ‘dev’, bu ‘proje’, falan filan… Boş işler. Gerçekten.
Belki de en büyük potansiyel, bütün bu potansiyel saçmalıklarını bir kenara bırakıp, sadece var olabilmek, anı yaşayabilmek… Hani, sakin sakin… Olur mu? Bilmiyorum ki… Sanırım ben gidip bir çay daha koyayım kendime. Bugünlük bu kadar düşünmek yetti, falan.












