Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Küresel Ölümsüzlük Yarışı: Bedenimizin Son Sınırı mı, Yeni Bir Sınıfsal Uçurum mu?

12 Nisan 2026 • 08:00 Sefa Mağat 7

Küresel Ölümsüzlük Yarışı: Bedenimizin Son Sınırı mı, Yeni Bir Sınıfsal Uçurum mu?

Şimdi durup da bir saniye düşünsek ya hani, insan denen canlı varoluşundan beri neyin peşinde? Yemek, barınak, sevgi, güvenlik… Ama hepsinin en tepesinde bir şey var sanırım değil mi? Sonsuzluk. Ölümsüzlük. Yani, tamam, ruhsal boyutları falan geçtim. Direkt fiziksel olarak, bu bedenin, bu etin kemiğin, bu sinirlerin durmadan çalışması, zaman denen o lanet olası kum saatindeki son kum tanesi düşmeden hayata devam etmek. Böyle bir şey mümkün mü dersin? Eskiden sadece mitoloji kitaplarında, Homeros destanlarında falan okurduk böyle şeyleri, Nuh’un ömrü falan derlerdi de güler geçerdik değil mi.

Ama artık gülmüyoruz bak. Çünkü milyar dolarlar havada uçuşuyor sevgili okur, milyar dolarlar! Dünyanın dört bir yanındaki laboratuvarlarda o bilimum garip bilim adamları -ki bence bazıları kesin kötü karakterin ilk aşamalarıdır- falan filan, neyse, işte bunlar oturmuş beynin, kalbin, karaciğerin nasıl daha uzun dayanabileceğini, hücrelerin nasıl yaşlanmayacağını hatta gençleşeceğini çözmeye çalışıyor. Ciddi ciddi yani. Paraşütle atlamak yerine, ölüme meydan okumak için genetiğimizle oynuyorlar ya. Pes yani!

A dimly lit, futuristic laboratory with scientists in sterile white coats examining glowing petri dishes and complex holographic projections of human DNA structures. The overall atmosphere is one of intense focus and cutting-edge, slightly eerie research.

Peki bu ne demek şimdi? Şey, yani, düşünsene, bir sabah uyanıyorsun, bakıyorsun ki dünyada bir grup insan, ki bunlar hep o malum kesimden oluyorlar nedense, öyle 100 yıl 120 yıl falan değil ha, belki 500 yıl, 1000 yıl yaşayacaklar. Ya da hiç ölmeyecekler mi? Bilemiyorum. Ya da vazgeçtim, öyle değil. Sadece ömürleri uzayacak, belki 200-300 yıl falan. Normal vatandaş 70-80’de göçerken öteki hala dipçik gibi 150 yaşında koşuya çıkacak. Böyle bir şey olabilir mi Allah aşkına!? Hadi oldu diyelim. Sonra ne olacak?

Geçenlerde haberlerde okudum, birisi -adını unuttum şimdi, çok da önemli değil hani- ölümsüzlük için bilmem kaç milyon dolar harcamış vücudunu dondurmuş falan filan. Kafası mı gövdesi mi bir garip şeyler. Sanki buzlukta beklemiş et alıp tekrar canlandırmak gibi bir şey. Böyle düşününce midem de bir tuhaf oldu şimdi. Ama demek ki birileri bunu çok istiyor. Hem de deli gibi istiyor. Çünkü neden ölesin ki eğer paran varsa? Ne de olsa bu dünya onların oyun alanı, değil mi? Zaten her şeyi onlar yönetiyor, parayla satın alamadıkları ne kaldı ki ölümden başka. Şimdi ona da el attılar, vay be!

Aslında tam tersi belki de, adamlar haklıdır. Yani ne bileyim, belki de insanlığın bu en büyük problemi çözüldüğünde herkes için bir yol açılacak, işte aşı gibi, ilaç gibi, sonra herkes ölümsüz olacak. Yaşasın, sonsuza kadar yaşayalım, oh ne güzel! Ama yok ya, ne alakası var şimdi! Güldürmeyin beni. Bu dünyada en basit grip aşısını bile almak için milyonlarca insanın sıra beklediği, bazı yerlerde suyun bile lüks olduğu bir ortamda, ölümsüzlüğün kapısı herkese açılacak öyle mi? Hani, saf mıyız biz? Kim kime neyi bedava vermiş şimdiye kadar?

Bana kalırsa bu düpedüz yeni bir sınıfsal uçurumun habercisi. Ölümsüzler ve ölümlüler. Yani, ölümsüz demeyelim de ‘uzun ömürlüler’ diyelim, daha gerçekçi. Bir yanda parasıyla ömrünü katlayanlar, diğer yanda, eften püften hastalıklardan ya da işte savaşlardan, açlıktan, yoksulluktan ömrü erken bitenler. Zaten şimdiden bile öyle değil mi? Afrika’daki bir çocuğun ortalama ömrüyle New York’taki bir milyarderin ortalama ömrü arasında dağlar kadar fark varken, bunu bir de bilime kılıf uydurup iyice derinleştiriyorlar. Resmen “biyolojik aristokrasi” dedikleri şey bu işte. Kanları mavi olmayacak belki ama genleri kesinlikle “premium” olacak.

Düşünsene, bu adamlar zaten her şeye sahipken bir de ölmeyip yüzlerce yıl daha yönetecekler. Gencinden yaşlısına, yeni nesillere asla yer açmayacaklar. Aynı yüzler, aynı fikirler, aynı bıkkınlık… Aman neyse! Zaten yeterince sıkıcı değil mi dünya? Hadi diyelim yaşadın, 300 yıl yaşadın. Eeee? Ne yapacaksın? Her şeyi görüp sıkılmayacak mısın? Aynı dizileri tekrar tekrar mı izleyeceksin? Ya da bütün dünya turunu bilmem kaç kez yapınca ne olacak? İnsan denen varlık, amacı, hedefleri, sonu olan bir canlı. Sonu olunca anlamı oluyor bazı şeylerin. Bir şeyi erteleyebilmek, sonra yapabilmek, “daha zamanım var” demek, aslında o sonluluğun verdiği bir lüks değil mi? Sonsuzluğa ulaşınca her şeyin anlamı kalır mı ki? Bir amacı olur mu yaşamın?

A surreal painting depicting a vast, desolate landscape. In the foreground, a single, ancient figure sits alone amidst ruins, looking utterly bored and indifferent, while a flurry of vibrant, short-lived butterflies flit past him, unnoticed. The sky is a muted, endless grey.

Hani bir de şu var, bu “yarış” dedikleri şeye kim karar veriyor? Ya da hadi diyelim bu ömrü uzatma teknolojisi çıktı, ya insanlar istemezse? Yani herkes mi sonsuza kadar yaşamak zorunda? Benim canım istemezse ne olacak mesela? Belki ben 70imde, 80imde “tamamdır, yeter bu kadar!” demek istiyorumdur. Kimseye hesap vermeden, kendi irademle sonlandırmak istiyorumdur. Ama yok, dayatacaklar belki de! Belki bu bir “zorunluluk” olacak. “Aman efendim, ülkenizin nüfusu azaldı, lütfen ölümsüzlük geninizi aktive edin!” diyecekler. Aman Allah’ım, düşündükçe kafam karışıyor, resmen fena senaryolar dönüyor kafamda.

Geçen hafta markette sıra beklerken aklıma geldi, önümdeki yaşlı teyze, elinde bir tek ekmekle duruyordu, kasadaki görevli ona “teyzecim, emekli maaşları bu ay da yetmedi mi” diye sordu. O an aklıma ölümsüzlük falan geldi. Yaşlı teyze ölümsüz olsa ne olacaktı ki? Açlığı ölümsüzleşecekti belki de. Yoksulluğu ölümsüzleşecekti. Bu kadar da saçma bir ironi olamaz değil mi? Yani, dünyanın en temel sorunları ortadayken, açlık, savaş, iklim krizi falan filan… Gidip bu “elit” kesim, kendi konfor alanlarını uzatmanın derdinde. Tam da onlardan beklenen bir hareket aslında, şaşırmamak lazım.

Bir de bu kadar uzun yaşayan adamların dünya üzerindeki etkisi ne olacak? Zaten bir avuç insan bütün kaynakları sömürüyor, bir de üstüne yüzlerce yıl daha sömürecekler. Dünya yetecek mi? Ya da ne bileyim, yeni gezegenler mi keşfedecekler kendilerine, oraya mı taşıyacaklar varlıklarını. Bizim gibi fani ölümlüler de, bu harap olmuş dünyada, onların ayaklarının altında kalmaya devam mı edeceğiz? Yok ya, ne alaka şimdi, saçmalıyorum belki de ama kafamda bunlar dönüyor işte. Bazen insan düşünüyor “acaba gerçekten bir gün olur mu böyle bir şey” diye, sonra “e olsa ne değişecek ki” diyorum. Sadece biraz daha uzun yaşayacaklar, hepsi bu. Sanki hayatlarının anlamı değişecekmiş gibi… Değişmez.

Belki de ölümsüzlük dediğin şey, aslında insanın kendi içindeki o anlamsızlık korkusundan kaçışıdır ha? Yani ölüm korkusu tamam, o doğal bir şey ama ölümsüzlük arayışı? O biraz daha derinde, varoluşsal bir boşluktan doğuyor bence. Yaşarken anlam bulamayanlar, ölmeyerek mi anlam bulacaklar? Tuhaf yani. Çok tuhaf. Ben şahsen, böyle bir şeye hiç sıcak bakmıyorum. Yani bana deseler “al Sefa, sana ölümsüzlük iksiri verelim”, vallahi düşünürüm yani, “aman başıma bela mı alacağım” diye. Çünkü bir süre sonra sıkılırdım, biliyorum. Çok net.

A bustling city street in a dystopian future. The foreground features elegantly dressed, youthful-looking individuals with an aura of detached superiority. In the background, older, weary-looking people struggle with mundane tasks, their faces etched with hardship, highlighting a stark social divide.

Yani ne bileyim, her şeyin bir sonu olmalı. Kitapların, filmlerin, mevsimlerin, ilişkilerin… Hatta bu yazının bile bir sonu olacak, birazdan noktayı koyacağım. Belki de bu yüzden kıymetli değil mi her şey? O geçicilik, o bir daha gelmeyecek olma hali… Ah be! Neyse. Çok da şey yapmamak lazım herhalde. Belki de haklılardır, belki de insanlık için çok büyük bir adım atıyorlardır. Bilemiyorum.

Gidip bir çay koyayım en iyisi. Benim ömrüm de en azından bir çay keyfi kadar uzar

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x