Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Kamusal Alan Hayaleti: Dünya, Ortak Nefes Almayı Neden Unuttu?

08 Nisan 2026 • 08:00 Sefa Mağat 2

Yahu durup dururken, dün akşamüstü eve yürürken aklıma takıldı; hani o bizim eskiden “kamusal alan” dediğimiz yerler var ya? Meydanlar falan, parklar, sokak köşeleri— yani şimdi o ‘yerler’ ne oldu öyle? Bir hayalet gibi dolaşıyorlar sanki şehrin içinde, ruhları çekilmiş, nefesleri kesilmiş… İnsan nefes almayı unuttu sanki, ya da sadece kendi evinde, o dört duvar arasında, o dijital balonunda mı nefes alıyor şimdi? Ne saçma değil mi?

Hani bir zamanlar çarşıda pazarda, parkta bankta, millet toplanır, konuşur, tartışır, kavga eder, barışır; hatta bazen sadece öylece oturup etrafı izlerdi de, bu bile bir tür ortaklık hissi yaratırdı, sahiplenme, bir nevi aidiyet duygusu. Şimdi nereye baksan reklam panoları, AVM girişleri, güvenlik kameraları… Sanki herkesin bir an önce bir yerden içeri girmesi, bir şeyler satın alması, ya da Allah korusun, bir tehlikeden uzak durması gerekiyor gibi bir his var.

Şimdi düşünüyorum da, çocukken bahçede oynarken, kapının önünde komşularla muhabbet ederken falan, o anlar… onların hepsi birer kamusal alandı, değil mi? Ama şimdi, o kapının önünde duran teyzeler, amcalar da kayboldu. Herkes bir şeyden korkar olmuş, ya da daha kötüsü, kimse kimseyi umursamaz olmuş. Ya da işte o dijital duvarlar, sosyal medya falan varya, bizi sahte bir topluluk hissine mi soktu acaba; gerçek teması unutturdu mu?

A desolate city square at dusk, with flickering streetlights casting long shadows. A few scattered leaves blow across the empty pavement, and a faded mural on a distant wall depicts smiling faces that now look eerily out of place.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşuyorduk, hani o da benim gibi biraz huysuzdur bu konularda, dedi ki “Sefa, millet artık kendi konfor alanını, o sanal hapishanesini seviyor. Kimse öngörülemez karşılaşmalar istemiyor.” Vay be dedim içimden, haklı mı acaba? Yani hani yolda yürürken hiç tanımadığın bir yüzle göz göze gelmek, belki hafif bir tebessüm etmek, ya da birinin yanlışlıkla sana çarpıp özür dilemesi, hatta bir kavgaya tanık olmak bile – ne bileyim, hepsi yaşamın kendisi değil miydi? Şimdi herkes kulaklığında, telefonunda, kendi küçük dünyasında kaybolmuş… Kimin umurunda ki yanındaki, karşısındaki, şu anki durumu?

Bak mesela, bir parkta oturursun değil mi? Eskiden insanlar gelir, çimlere serilir, piknik yapar, çocuklar koşuşturur, top oynar, bağırış çağırış… Şimdi, ya parklar bomboş ya da herkes birbirine mesafeli. Sanki bir görünmez kalkan var etrafımızda. Sanki o samimiyet, o kendiliğindenlik, o aidiyet duygusu bir anda buhar olup uçtu. Ne yedik, ne içtik de böyle olduk yahu? Bir sabah uyandık, herkes birbirine yabancı mı geldi acaba? Yok ya, ne alakası var şimdi, böyle pat diye olmaz. Bu yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize işledi bence. Önce küçük küçük, sonra bir baktık, koskoca şehirde yapayalnız kalmışız, etrafımızdaki kalabalığa rağmen.

Aslında tam tersi belki, insanlar bilerek seçti bu durumu. Yorgunluktan mı? Kötü tecrübelerden mi? Korkudan mı? Hepsi mi? Yani, kim bilir. Belki de modern insan, o “ortak nefes alma” halini eskide kalmış, romantik bir saçmalık olarak görüyor şimdi. Hani, eski kafalıların anlattığı tozlu hikayeler gibi. Aman, kimin umurunda, değil mi?

Bir de şu var tabii, kamusal alan dedin mi, hemen aklımıza hani o büyük büyük meydanlar, binalar falan geliyor. Ama bence olay orada bitmiyor. Bir mahalle bakkalı, bir kahvehanenin önündeki tabureler, bir otobüs durağı… Bunlar da kamusal alanlardı. Bir küçük esnaf, orada bir sohbet döner, üç beş laf edilir, dünya kurtarılır, bazen de batırılırdı. Şey, geçenlerde bir bakkala girdim, hani eski usul bakkal, market değil. Adamla iki kelime edecektim, telefonuma bir bildirim geldi, daldım gittim. Kendimden utandım aslında. Hani ben ki bu konulara kafa yoran biriyim, nasıl oldu da… İşte bak, virüs gibi sızmış içimize, farkında bile olmadan.

A close-up shot of a hand holding a smartphone, its screen brightly illuminating a face that is otherwise in shadow, walking past a blurry, bustling street scene where other individuals are also looking at their phones.

Peki bu gidişat nereye? Daha da mı yalnızlaşacağız? Daha da mı birbirimizden kopacağız? Bir düşünün, yeni nesiller bu “ortak nefes alma” halini hiç yaşamadan büyüyecek. Onlar için bu sadece dijital ekranlardaki birer avatarın etkileşimi olacak belki de. Bir Discord sunucusunda bir araya gelmekle, gerçekten bir parkta bankta oturup yan yana susmak, aynı havayı solumak aynı şey mi? Allah aşkına! Değil tabii ki. Ha, ama bu yeni nesiller için belki de aynı şeydir? Bilmiyorum, akıl sır erdiremiyorum artık bazı şeylere.

Bazen düşünüyorum, acaba bu, tüketim kültürünün bir oyunu mu? Hani, kamusal alanlar ticari vitrinlere dönüşünce, insanlar da sürekli bir şeyler satın almaya mı yönlendiriliyor? Bir avm’de dolaşmakla, bir çarşıda esnafla sohbet etmek aynı şey mi? Birinde sürekli “al, al, al” diye fısıldıyorlar kulağına, diğerinde belki bir çay ikram edip “nasılsın be evlat” derlerdi. Ne bileyim, belki de paranoyaklaşıyorumdur ama… Bence orada bir bağ vardı. Şimdi o bağ, kredi kartının temassız ödeme özelliği kadar soğuk, o kadar mesafeli.

Ya da işte güvenlik meselesi… Hani, “kamusal alanlar tehlikeli” algısı var ya. Evet, belki bazı yerler öyle, kabul. Ama bu korku, bizi tamamen içimize kapanmaya, evimize, ekranlarımızın arkasına saklanmaya mı itmeli? Bir şehrin meydanında yürümekten çekinir hale gelmek, hani bir yerde bir olay olur mu diye sürekli tetikte olmak… Bu nasıl bir hayat yahu? Böyle yaşanır mı? Sanki her yer bir pusu, her köşe bir tehlike! Ee, o zaman demokrasi, toplumsal etkileşim falan, hepsi birer masal mıydı? Koca bir yalan mıydı yani, he?

Ben bu kamusal ruhun sessiz göçüne üzülüyorum. Hakikaten üzülüyorum. Böyle hani, eski bir evin bahçesinde yapayalnız kalmış, unutulmuş bir bank gibi hissediyorum bazen kendimi. O bankta ne hikayeler yaşandı, ne sırlar paylaşıldı, ne kararlar alındı… Şimdi, o bank sadece orada duruyor. Kimse oturmuyor. Kimse bakmıyor. Sadece öylece duruyor. Bizi de öyle yalnızlığa, o öngörülemez karşılaşmalardan yoksun bir geleceğe mi sürüklüyorlar? Yoksa bu, hani başlıkta da dediğim gibi, modern insanın o ‘bilinçli seçimi’ mi? Bilinçli seçim falan demek de ne kadar doğru ki, insan çoğu şeyi bilinçsizce yapmıyor mu zaten? Neyse.

An elderly man sits alone on a park bench, his back to the viewer, looking out at a blurred cityscape. His posture suggests contemplation and a touch of loneliness, emphasizing the theme of abandoned public spaces and solitude.

Bir de düşünüyorum da, bu “bilinçli seçim” dedikleri şey, aslında koca bir kandırmaca mı? Hani bize özgürlük diye sundukları bu bireysellik, bu “ben kendime yeterim” kafası, aslında bizi daha kolay yönetilebilir, daha pasif, daha yalnız kitlelere dönüştürmek için bir araç mı? Herkes kendi balonunda mutlu mesut yaşarken, dışarıda ne olup bittiğini kimse umursamaz hale gelince… Kim kalkıp da bir şeye itiraz edecek? Kim bir araya gelip “durun bakalım, bu böyle olmaz” diyecek? Sesimiz bile çıkmaz ki bizim, çünkü sesimiz sadece o dört duvar arasında, o dijital balonumuzda yankılanır durur. Dışarıya ulaşamaz.

Oysa insan dediğin varlık, sosyal bir hayvandır ya! Hani sürü psikolojisi falan derler ya, aslında o tam da bu. Bir araya gelmek, birlikte hareket etmek, ortak bir paydada buluşmak… Şimdi bu payda, sadece bir markanın indirim kampanyası mı oldu? Ya da bir influencer’ın son videosu mu? Ah be! Eskiden en azından bir kahvehane muhabbetinde, bir pazar yerindeki laf atışmasında bile bir dirayet vardı, bir ruh vardı. Şimdi, o da yok. Her yer camdan

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x