Shopping cart

Magazines cover a wide array subjects, including but not limited to fashion, lifestyle, health, politics, business, Entertainment, sports, science,

PatronPatron

İnternet Eterde Değil: Beton, Bakır ve Ter.

07 Mart 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 3

Bulut mu dedin? Hah! Güleyim bari biraz. Sanki internet böyle puf puf, pamuk şeker gibi, gökyüzünde süzülen bir şeymiş gibi değil mi? Hani böyle renkli balonlarla yukarı falan çıkıyor, oradan da bizim evin modemiyle bağlantı kuruyor. Vallahi ne yalan söyleyeyim, yıllarca yazılım yazan, donanım kurcalayan biri olarak ben bile bazen kendimi bu rüyaya kaptırır gibi oluyorum, sanki her şey sihirliymiş gibi ya da ne bileyim, birileri sağ olsun yukarıdan bize veri falan atıyor. Oysa ki ne kadar acımasız bir gerçek var karşımızda, görsen dersin ki bu ne abi, bu kadar da olmaz!

Düşünsene şimdi, okyanusun dibinde kilometrelerce uzanan kablolar var. Resmen, dümdüz, soğuk, balıkların falan dolaştığı o kapkaranlık diplerde, gemilerle döşenmiş devasa yılanlar bunlar. Hani olur da bir yerde bir çatlak olsa, ya da ne bileyim, geçen duydum bir köpekbalığı falan ısırmış, hah işte o zaman vay halimize. Gerçi köpekbalığı hikayesi biraz şehir efsanesi gibi ama öyle de olsa ne fark eder, bir gemi çapası takılır, bir deprem olur, hop gitti senin “bulut” bağlantın. Bir de bunların ömrü var tabii. Sürekli yıpranıyor, korozyon, basınç, Allah ne verdiyse…

Sonra, hani şu veri merkezleri var ya… Ya düşünsene koskoca binalar, içinde binlerce, on binlerce sunucu… Bir ara bir arkadaşım çalışıyordu öyle bir yerde, girdi içeri, çıktı, dedi ki “Memduh abi, bildiğin klima devrimi yaşıyor orası, bir de öyle bir uğultu var ki sanki uçak kalkıyor yanıbaşında.” Sürekli elektrik çekiyor, deli gibi enerji yiyor bu canavarlar. Öyle az buz değil ha, küçük bir şehir kadar enerji harcıyor bazıları. E o elektrik de öyle gökten zembille inmiyor, santraller var, kömür yakılıyor, doğalgaz yakılıyor, bazen nükleer, bazen rüzgar… Yani her ‘klik’ dediğinde, her bir ‘beğeni’ attığında, aslında dünyanın bir yerinde birileri bir şeyler yakıyor ya da ne bileyim, çeviriyor. Çok tuhaf.

A vast, brightly lit data center aisle with rows of server racks extending into the distance, a blue glow emanating from the machines.

Peki bu kabloları kim çekiyor, o sunucuların tozunu kim alıyor, bozulunca kim gidip değiştiriyor? Hani o bulut dediğin şeye bir şey olunca “Aa, evren kendini yeniledi” mi diyoruz? Yok ya, tabii ki değil. Ordular var resmen. Görünmez, bilinmez, çoğumuzun adını bile duymadığı, gece gündüz demeden çalışan ordular. Fiber optik kabloları lehimleyenler, altyapıyı kazıp döşeyenler, çatıda anten kuranlar, veri merkezlerinin içinde klimaları kontrol eden, sunucu resetleyen, kablo çeken, yangın söndürme sistemlerini denetleyen insanlar. Beton, bakır, ter dedim ya, tam da bu işte. Elleri nasırlı, yüzleri yorgun, gözleri uykusuz.

Geçenlerde ben de, ne bileyim, bir teknoloji sitesinde bir telefon incelemesi yaparken… Hani o yeni çıkan, bilmem kaç megapiksel kamerası var falan filan diye öve öve bitiremediğimiz aletler var ya. Onu incelerken bir an durdum. Dedim ki kendi kendime, “Ulan Memduh, sen şimdi bunun sanal özelliklerinden bahsediyorsun, yazılımından, arayüzünden. Ama bu telefon denen şeyin içindeki bakırın, o cam ekranın, işlemcinin hammaddesinin nereden geldiğini, hangi madenden çıkarıldığını, hangi ter döken insanların elinden geçtiğini hiç düşündün mü?” Düşünmedim, açıkçası. İşte o an dank etti kafama, bu internet de aynen öyle.

Bir ara bizim evdeki internet koptu yine. Hani diyoruz ya “internetim yavaş”, “koptu” falan… Sanki sadece bizim modem mi bozuk? Neredeyse deliriyordum, dizi izleyemiyorum, mailleri kontrol edemiyorum, sosyal medyadan da uzak kaldım iyice. İki gün sonra ekip geldi, baktılar ettiler, meğer bizim apartmanın bodrum katındaki kutunun kablosu kopmuş. Kutunun içinde bildiğin örümcek ağları, toz toprak, bir de fare falan geçse şaşırmayacağım yani. Teknisyen çocuk girdi içeri, ter içinde, bir saat falan uğraştı, çıktı. “Abi, oldu” dedi. O an o kadar minnettar oldum ki adama, sanki o bulutu benim için o tutuyordu orada, elleriyle. Sanki o internet eterde süzülmüyor, o çocuğun elinden geçiyordu bana.

Biz dijital varlık derken, böyle uçuş uçuş, ruh gibi bir şeyler düşünüyoruz ya, avatarımız var, sanal kimliğimiz var falan. Hepsi bir yanılsama. Altında buz gibi bir gerçeklik var. Kan, ter, gözyaşı… Tamam, kan biraz abartı oldu belki ama hani o kadar emek var ki… Bir de bu kadar kırılgan. Yani şöyle bir elektrik kesintisi olsa, şöyle birkaç güne yayılan global bir sıkıntı çıksa ne olurdu acaba? Hayatımız allak bullak olmaz mıydı? Bizim jenerasyon, özellikle de benden sonrakiler, elektriğin kesildiğinde mumla falan oturmayı bilmez. Ya da, hadi diyelim, elektrik var ama internet yok. Ne yapacağız? Yemek sipariş edemeyeceğiz, navigasyon kullanamayacağız, bankaya ulaşamayacağız…

An intricate network of glowing fiber optic cables converging in a dark server room, highlighting the delicate complexity.

Aslında… Şey, bilmiyorum. Bir yandan iyi ki varız, bu kadar teknoloji var, hayat kolaylaşıyor falan. Öyle mi? Kolaylaşıyor mu gerçekten? Bazen düşünüyorum da, acaba bu kadar bağımlı olmak iyi bir şey mi? Hani tamam, bir düğmeye basınca istediğimiz bilgiye ulaşıyoruz ama bu bilgiyi getiren o binlerce kilometre kablo, o devasa veri merkezleri, o görünmez ordular… Bunların maliyeti ne? Hem çevreye hem de insanlığa. Böyle bir denge var mı acaba? Yoksa biz sadece o sanal parıltıya mı bakıyoruz, altındaki paslı demirleri, ıslak toprağı, yanan fosil yakıtları görmeden…

Bazıları şey diyor, hani “teknoloji iyiye götürecek bizi, uzayda yeni koloniler kuracağız, beyinlerimizi bilgisayara yükleyeceğiz” falan. Yükleriz yüklemesine de, o yüklediğimiz beyinler hangi veri merkezinde duracak, o veri merkezinin elektriği nereden gelecek, soğutması nasıl olacak, siber saldırılardan kim koruyacak? Bunları hiç sormuyorlar. Sanki bunlar kendiliğinden olacakmış gibi. Hayır, olmayacak. Her şeyin bir bedeli var. Her “bulut”un altında bir beton zemin, her “eter”in altında bir bakır kablo var. Ve bu kabloları birbirine bağlayan, o beton zeminleri inşa eden, o veri merkezlerini yaşatan insanlar var.

Yani ne bileyim, bir dahaki sefere internetin yavaşladığından şikayet ederken ya da bir “bulut” hizmetine erişemediğinde, aklına okyanusun dibindeki kablolar gelsin. Hani böyle devasa, soğuk, karanlık suların altında yatan… Ya da o uğultulu, devasa veri merkezleri. Onların klimalarının sesi, sunucuların titremesi. Belki o zaman daha farklı bakarız bu sanal sandığımız gerçekliğe. Daha saygıyla, belki biraz da korkuyla. Çünkü bu, toprağa zincirlenmiş, kanayan bir canavar.

Gerçekten de…

Neyse, gidip bir çay koyayım en iyisi. Benim kafam iyice karıştı yine.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x