İmza Kayboldu: Makine Çağında Sanatın Yeni Fiyatı.

Şimdi bu ne biliyor musunuz. Hani o meşhur, “Makine ne kadar iyi taklit ederse etsin, ruhu asla yakalayamaz” diyen amcalar vardı ya. Ha işte, o amcalar artık sessiz. Ya da emekli oldular falan. Çünkü yakaladı. Yakalamakla kalmadı, bazen geçti bile sanki. Geçen markette, kasada sıra beklerken aklıma geldi. Önümdeki teyze, fişini kontrol ediyordu öyle dikkatli dikkatli, sanki hayatının sırrı o fişin içindeymiş gibi—oysa sadece domatesin fiyatı. Benim de kafamda, algoritmanın yazdığı bir şiirin değeriyle, şairin gece uykusuz kalıp, sigara dumanı altında yazdığı dizelerin arasındaki fark dönüp duruyordu. Yani, domates ve şiir, ne alaka diyenler olacaktır ama hani o an öyle bir bağ kurdum, içime oturdu. Garip bir şekilde.
Şu yapay zeka mevzusu varya, artık sadece Excel tablolarını düzenlemiyor, hani öyle sıradan işler falan. Çiziyor, yazıyor, besteliyor, hatta bence ruhumuzu yavaş yavaş çalıyor—çalıyor dediğim de öyle hani hırsızlık gibi değil, daha çok ruhumuzu emiyor. Sömürüyor. Bir tür vampir. Dijital vampir. Eskiden, bir ressamın fırça darbelerindeki titremeyi, o anki ruh halini hissedebilirdik, değil mi? Ya da bir yazarın kelime seçimlerindeki o ince ayarı, hani saatlerce düşündüğü belli olurdu. Şimdi ne var. Komut. Bir satır kod. Üstelik de kusursuz. Küsursuz! İşte bu beni asıl deli eden, rahatsız eden nokta bu. Kusursuzluk. İnsan dediğin hatalarıyla var olur, değil mi ya. Yazılımcı kafasıyla düşünelim, bir yazılımda hata yoksa, ya hiç kullanılmamıştır ya da yeterince test edilmemiştir. Sanat da öyle değil miydi? Bir hata, bir eksik, bir pürüz, işte o insan eli değdiğinin, hatta terlediğinin kanıtıydı.

Bu “orijinallik” kavramı ne olacak peki. Bir fotoğrafçı, günlerce doğru ışığı, doğru anı kovalar, dağın tepesine çıkar, soğukta bekler falan filan. Sonra yakalar o kareyi. Anlatılmaz bir emek var orada. Şimdi AI’a diyorsun ki “Bana Everest’in zirvesinde, şafak sökmeden hemen önce, pembe gökyüzünün altında, yedi tane keçi sürüsüyle selfie çeken bir panda göster.” Çat, yapıyor. Hem de öyle böyle değil, inanılmaz. O pandanın tüyündeki detay, o dağdaki karın dokusu, her şey yerli yerinde. Ne bileyim, şaşırtıcı mı, korkutucu mu, yoksa sadece “eh, teknoloji işte” mi demeliyim… Karar veremedim. Bir yanım, “Vay canına!” diyor, öteki yanım “Ne bileyim ya, sanki ruhumdan bir parça koparılıyor gibi.” Sanki o kutsal saydığımız yaratıcılık, o “insana özgü” dediğimiz, hani evrim ağacının tepesine çıktık sanıp keyfimizce sallandığımız dal, çatırdıyor şimdi. Ve düşeceğiz gibi, sanki.
Peki bu eserlerin fiyatı ne olacak. Dijital dosyalar, sonsuz kopyalanabilir. Bir NFT olayı çıktı, hani sahiplik muhabbeti. Tamam da, o da bir noktada sanal bir durum. Şeye benziyor, hani bir oyunun içinde bir eşyanın sana ait olması gibi. Sahipsin ama dokunamıyorsun ki. Gerçekten, gerçek anlamda senin mi o? Makine bir eseri kopyaladığında, milyonlarcasını saniyeler içinde ürettiğinde, o eserin “tekliği”, o “nadirlik” algısı tamamen çöküyor. Zaten bütün sanat piyasası, hani o galeriler, müzayedeler falan, hep bu nadirlik, eşsizlik üzerine kurulu değil miydi? Van Gogh’un bir tane yıldızlı gecesi var, değil mi? Onu özel yapan da bu. Şimdi, her saniye bin tane yıldızlı gece üretilebiliyorsa—üstelik Van Gogh’dan bile güzel, pardon “kusursuz”sa—o zaman kimin umurunda o orijinal fırça darbeleri!
Geçen hafta, bir yazılım projesinde takılmıştım, bir bug vardı. Uğraş uğraş, gecelerce uykusuz kal. Bazen saatler harcarsın, bir satır kodu değiştireceksin dersin ama onu bulmak için dünyaları devirirsin. Sonra o bug’ı çözdüğünde hissettiğin o tatmin varya, o muazzam bir şey. Tarif edilemez. Şimdi AI’a veriyorum, çat diye düzeltiyor. Süper mi? Evet. Ama o benim uğraşım, o benim terim, o benim çabam, o benim “imzam” nereye gitti şimdi? AI benden daha mı zeki. Kesin öyle. Ama daha “insan” mı, hayır. O zaman ben neyim ki? Bir komut verici miyim sadece. Bir aracı mı. Hani o Matrix filmlerindeki pil görevi gören insanlar gibi mi olacağız yakında, sadece veri üreten, komut veren, sistemi besleyen.

Kim kime ne diyecek, kimin eserine “sanat” diyeceğiz. Algoritmanın yarattığına mı, yoksa o algoritmayı kullanan, ona komut veren, “prompt mühendisi” denen kişinin mi? Hani bu prompt mühendisleri de bir nevi sanatçı mı şimdi? Eskiden fotoğrafçıya “Makineye basıyor işte” derlerdi, şimdi prompt yazana da mı “Klavyeye basıyor işte” diyeceğiz. Bir fotoğrafçı makineye basarken de bir kompozisyon düşünür, ışığı ayarlar, o anı yakalar. Bir prompt yazıcısı da kelimeleri seçiyor, hani yaratıcılık var gibi… Ama o kadar mı? Bilmiyorum. Bir geliştirici olarak AI’ın potansiyeline hayranım, evet, hani akıllı telefonlar ilk çıktığında yaşadığımız o “vay canına” anları var ya, işte öyle bir şey. Ama bu, başka bir seviye. Bu, hani sadece hayatımızı kolaylaştırmıyor, varoluşsal soruları tetikliyor.
Sanat, o insan ruhunun, iç çatışmalarının, aşklarının, acılarının, umutlarının bir yansımasıydı hep. Bir sanatçı, hani o içindeki fırtınaları dışarıya vururdu. Şimdi makine, hiçbir fırtına yaşamadan, hiçbir kalp kırıklığı tatmadan, kusursuz fırtınalar, kusursuz kalp kırıklıkları üretebiliyor. Bu, hani soğumuş çay tadındaki gerçekler gibi bir şey. İlk yudumda sıcacıktı, keyifliydi, sonra unuttuk, soğudu, bayatladı. AI da öyle, ilk başta heyecan vericiydi, şimdi ise garip bir burukluk bırakıyor damakta. Sanki bir şeyler eksik. Ne olduğunu tam olarak koyamıyorum, ama eksik işte.
Ya da belki de ben, eski kafalı bir yazılımcıyım. Hani o tüplü monitörlere, fiziksel kl













