Hayatınız Kaç Puan? Dijital Rozetlerin Sahte Başarı Tiyatrosu

Dijital Rozet Tiyatrosu.
Şimdi yine bir sabah uyandım hani biliyorsunuz ya, o saçma sapan telefon alarmı yüzünden, gerçi alarm da değil ki aslında direkt bir uygulamanın bildirim sesiyle zıpladım yataktan. Bilmem kaçıncı gün streakin bozuldu diye. Streak ne yahu? Hayatta kalma mücadelesi mi veriyoruz, sanki günlük ekmeği suyumuzu o dijital puanlar belirliyormuş gibi bir telaş. Vallahi bıktım artık şu puan toplamaca, seviye atlamaca, rozet kapmaca oyunundan falan. Her yer, ama her yer, sanki birileri oturmuş, hayatımızı bir konsol oyunu gibi tasarlamış da biz de joystickle oynuyoruz ya da daha doğrusu onlar bizi joystickle oynatıyor.
Ya en basitinden bir spor uygulaması düşünün, hani sağlıklı olalım, adım atalım diye indirdiğimiz o şeyler var ya, e güzel. Her gün 10.000 adım attım mı, alkış. Bir rozet daha geldi, “Azimli Yürüyüşçü” falan. Sanki o rozeti almasam o adımların bir anlamı yokmuş gibi bir his, ya da vazgeçtim öyle değil de sanki o rozet bana gerçek hayatta bir spor salonu kapısından girme yeteneği veriyormuş gibi bir saçmalık. Sonra baktım kendi kendime lan bu dijital “doping” neyin nesi dedim.
Gerçekten de, yani ne bileyim, bir şeyi sürekli yapıyorsun iyi güzel hoş, ama o dijital rozetler puanlar olmasa sen o eylemi yapar mıydın? İşte asıl soru bu. Hani diyoruz ya, kitap okumayı seviyorum, sporu seviyorum, bilmem ne. Ama o “okuma streakin bozulmasın” diye gecenin bir yarısı uykulu gözlerle iki sayfa çevirmek ne kadar seviyordur insanı gerçekten o kitabı okumayı düşünsenize, ya da sırf “en uzun streak” bende olsun diye hasta hasta ter atarken koşu bandında debelenmek. Bu sevgi değil ki bu resmen bir bağımlılık, bir zorunluluk, bir dayatma.
Geçenlerde bir arkadaşım şey dedi, “Memduh ya, şu yeni çıkan akıllı saat harika, işte her şeyi takip ediyor, uyku düzenini, nabzı, hatta su içmeni bile.” E iyi de dedim, hani bunların hepsini zaten benim beynim, bedenim bana söylemiyor mu? Hani su içmek için ‘iç’ diye titreşim mi bekleyeceğim? Susadığımda içiyorum zaten, yorulunca yatıyorum falan filan. Bu resmen, ya da ne bileyim, sanki kendi iç sesimizi kapatıp, o parlak ekranların bize fısıldadığı talimatlara kulak vermeye başlamak gibi bir şey. Tuhaf değil mi?
Bu arada biliyor musunuz, dün akşam markette sıra beklerken aklıma geldi, hani o kasadaki genç kız vardı ya, hep yüzü asık, işte o sırada düşünüyorum bu da şimdi kaçıncı kasada streak tutturma peşinde acaba? Şaka bir yana, ama gerçekten de bu “oyunlaştırma” mantığı artık her yere sızdı. İş hayatı desen, performans puanları, hedefler, rozetler. Sosyal medya desen, takipçi sayısı, beğeni sayısı, yorum sayısı – hepsi birer puan, birer başarı göstergesi güya. Sanki bu dijital sayılar bizim gerçek hayattaki değerimizi belirliyor gibi bir algı var. Halbuki tam tersi çoğu zaman.

Bakın, ben bir yazılımcıyım, teknolojiye de aşığım, ne bileyim son çıkan işlemci mimarileri, yeni işletim sistemleri falan beni heyecanlandırır gerçekten. Ama bu durum başka bir şey. Bu bildiğin manipülasyon. Şirketler, algoritmalar bizi daha çok uygulamada tutmak için, daha çok reklam izlettirmek için, daha çok ürün satmak için bu sahte başarı hissini bilinçaltımıza fısıldıyorlar. Seni daha üretken yapıyoruz diyorlar. İyi de ne üretiyoruz? Daha çok veri mi, daha çok stres mi, daha çok boşluk mu?
Hani bir yerde okumuştum ya da bir belgeselde izledim hatırlamıyorum şimdi tam olarak, bu sistemler aslında bizim en temel insan motivasyonlarımızdan besleniyor: tanınma ihtiyacı, başarı arayışı, ait olma hissi. Ama bunu bir parmak kadar ekranda gösterilen bir sayıya, bir pikselden ibaret rozete indirgemek nasıl bir şeydir allah aşkına? Çocukluğumuzda top oynarken düşüp dizimizi kanattığımızda hissettiğimiz gerçek başarı hissi nerede, şimdi bu sanal tatmin nerede? Dağlar kadar fark var ya.
Aslında tam tersi bence, bu sistemler bizi daha az üretken yapıyor, çünkü gerçek üretkenlik derinlemesine odaklanmayı, hata yapmayı, tekrar denemeyi gerektirir. Bu dijital rozetler ise bize anlık, yüzeysel ödüller sunarak o derinlemesine sürece girmemizi engelliyor, ya da ne bileyim, o anlık dopamine bizi mahkum ediyor. Sürekli bir şeyleri kontrol etme, sürekli bir puanı artırma derdinde olmak… Gerçek hayatta neyin bedeli oluyor bu? Eşimizle dostumuzla kaliteli zaman geçirememenin mi, yeni bir şeyler öğrenmeye vakit ayıramamanın mı, yoksa sadece sessizce oturup kendi düşüncelerimizle baş başa kalmaya bile tahammül edememenin mi?

Bir de şu var tabii, bu yeni düzen dediğim gibi, bir kontrol mekanizması aslında. Her hareketimiz kayıt altında. Kim neyi ne kadar yapıyor, ne kadar aktif, ne kadar “bağlı”? Bu verilerle ne yapılıyor biliyor muyuz? Hani bir uygulama için “ayarlar kısmında gizliliğinizi ihlal etmiyoruz, sadece size daha iyi deneyim sunuyoruz” diyorlar ya, güya. Aman ya, kimin umurunda artık! Zaten neyimiz gizli kaldı ki bu sanal alemde, her şeyimiz ayan beyan ortada, parmak izimiz bile, gözümüzün hareketleri bile, nereye kaçacağız ki? İşte o yüzden bu dijital rozetler falan sadece “daha iyi deneyim” değil, aynı zamanda yeni tür bir tasmalı kölelik aslında.
Hani böyle oturup da saatlerce konuştuğumuz falan arkadaş ortamlarında, biri “Abi bugün X uygulamasında 300 günlük streak yaptım!” dediğinde, eskiden şapka çıkarırdık şimdi ise böyle bir acıma hissi falan uyanıyor içimde. Sanki hapisten çıkmış gibi, ama aslında yeni bir hapishaneye girmiş gibi bir durum. Ne alaka şimdi!!? Bilmiyorum. Ama işte öyle düşünüyorum. Beynim biraz dağınık bugün, uykusuz kaldım biraz o telefondaki bildirim yüzünden neyse…
Eskiden bir şeyler başardığımızda gerçekten bir şeyler kazanırdık ya, bir beceri, bir bilgi, bir tecrübe, bir mutluluk. Şimdi ise sanal bir ödül, bir sayı, geçici bir dopamin patlaması. Tamamen gerçeklikten kopuk bir döngü. Bir süre sonra o rozetlerin de bir anlamı kalmıyor zaten, ne işe yarıyor ki? Ekranda duran bir imajdan öteye geçmiyor. Gerçek hayatta işe yaramayan, elle tutulmayan, gözle görülmeyen bir “başarı” tiyatrosu bu, ve biz de bu tiyatronun başrol oyuncularıyız, hem de hiç farkında olmadan, belki de isteyerek, hani ne bileyim, belki de haklılardır, belki de bu modern kölelik hoşumuza gidiyordur kim bilir…

Ama neyse. Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki o zaman bu saçma streak takıntısı falan geçer kafamdan, ya da yeni bir çay demleme streaki falan mı yapsam…













