Hayatın Oyun Kodu: Dünya, Dev Bir Puan Tablosuna mı Dönüştü?

Oyun. Ne garip kelime değil mi? Çocukken, hani o tozlu top sahalarında ya da ip atladığımız daracık kaldırımlarda oynadığımız şeyler… Onlar oyun muydu şimdi? Yoksa şu bizim içine doğduğumuz bu devasa, ışıklı, vıcır vıcır parlayan ekranlar dünyası mı asıl oyun? Bilmiyorum. Cidden, bazen oturup düşünüyorum. Düşündükçe başım ağrıyor, gözlerim kararıyor – belki de yaşlılıktan, kim bilir!
Bak şimdi. Konuya gireyim diyorum, nereden başlasam ki? Gamifikasyon diyorlar. Yani, her şeyi oyuna çevirmek. İyi de, her şeyi oyuna çevirmekle, her şeyi bir puanlama sistemine dönüştürmek aynı şey mi Allah aşkına? Bence değil. Birincisi eğlence, biraz da rekabet hani, ikincisi düpedüz bir dayatma. Bir sistemin seni belli bir yola sokma, o yolda seni sürekli koşturma çabası bu, başka bir şey değil yani.
Geçenlerde, otobüste gidiyordum, her zamanki gibi. Yanımda iki genç, lise öğrencisi herhalde, hararetle bir şeyler konuşuyorlar. Biri diğerine dedi ki, “Ya abi, falan hoca var ya, dersine girmesen bile ödevden on puan, derse katılınca yirmi puan, sunum yaparsan otuz puan veriyor. Ben ona oynuyorum zaten.” Duydun mu? Oynuyor! Dersine çalışmıyor, anlamaya uğraşmıyor, öğrenmek falan hikaye — o puana oynuyor. Hani nerede bunun içsel motivasyonu? Öğrenme aşkı filan? Geç bunları.
Peki bu sadece okullarda mı var? Yok ya, ne alaka şimdi. İş hayatına bak. Performans değerlendirme denen eziyet… Kimin daha çok mail attığı, kimin toplantı tutanağını ne kadar sürede bitirdiği, müşteri memnuniyet anketinde kaç yıldız aldığı… Sanki Süper Mario oynuyoruz! Bir yerden bir yere atlıyoruz, mantarları ezerek yıldızları topluyoruz, sonra bir sonraki seviyeye geçiyoruz, heh, aynen böyle. Ama ne için? O son kuledeki prensesi kurtarmak için mi? Yoksa sadece ‘bonus’ almak için mi? O bonus da ne oluyor genelde, ay sonunda üç kuruş zam, ya da daha da saçması, duvara asılan ‘ayın elemanı’ plaketi. Güler misin, ağlar mısın.
Şey, ben size anlatmış mıydım? Geçen bizim mahalledeki bakkal Ahmet abiyle konuşurken, o da dertlendi. Adamcağız yıllardır esnaflık yapıyor, her müşterisini tanır, çayını kahvesini ikram eder. Şimdi yeni bir market açmışlar mahalleye, uygulaması var. Her alışverişte puan veriyor. Ahmet abi dedi ki, “Sefa, insanlar artık bana gülümsemek için gelmiyor, iki laf etmek için gelmiyor. Puan toplamak için gidiyorlar oraya.” Gözlerinin içi boşalmış gibiydi. Bu mudur yani insani ilişki? Bu mudur komşuluk? Yok ya, olamaz öyle şey.
Sosyal medya mesela. Ah, o devasa, parlak, sonsuzluk çukuru gibi ekranlar… Beğeni sayıları. Takipçi sayıları. Hani bir ara “streaks” diye bir şey vardı Snapchat’te, arkadaşına her gün mesaj atınca puan kasıyorsun, seviye atlıyorsun. Ne alaka şimdi!!? Sanki dostluk dediğin şey, üst üste gönderdiğin mesaj adediyle ölçülüyor. Komik değil mi? Ya da belki de acınası. Bilmiyorum, hangisi daha çok yakışır bu duruma.
Puan topluyoruz. Evimizdeki akıllı süpürgenin şarj süresinden tut, bankacılık uygulamamızdaki sadakat programlarına kadar her yer puan. Sağlık uygulamaları var mesela, adımlarını sayıyor, uyku kaliteni puanlıyor. İyi de, ben sağlıklı olmak için mi spor yapıyorum, yoksa o uygulamada “haftanın en aktif kullanıcısı” olup bir sanal rozet kazanmak için mi? Bazen düşünüyorum, sabah yataktan kalkmak bile bir puana dönüşmüş olabilir mi diye. “Bugün uyandın +10 puan!” Belki de kimsenin haberi olmadan, gizlice öyle bir skor tabelası dönüyordur hayatımızda.
Bir dakika, durdum şimdi… Bir an gözüm duvardaki saate takıldı. Geçenlerde pilini değiştirecektim, unuttum. Durmuş. Tıpkı bizim gibi durmuş zamanı bekliyor sanki, ya da durdurulmuş, hani bir oyunun ara menüsü gibi. Öylece durmuş bekliyor, ya da belki de artık hiçbir şeyi umursamıyor, ne bileyim. Bu, tuhaf bir his. Sanki her şeyin bir puanı varsa, zamanın da bir puanı olması gerekmez miydi? Geçen her saniye için +1 puan, birikiyor, sonra da gidip bir şeyler satın alıyoruz o puanlarla. Saçmalık. Tamam. Kabul ediyorum, biraz saçmaladım. Ama ne yapayım, insan bunları düşündükçe kafayı yiyor.
Bu bitmek bilmeyen başarı avı, insanı yormuyor mu sence? Yoruyor. İçsel bir motivasyon kalmıyor. Sahici deneyimler, o hissetmek, o anı yaşamak, o tadı almak… Hepsi eriyor, kayboluyor. Geriye ne kalıyor? Bir istatistik. Bir grafik. Bir sayı. Koskoca bir hayat, “başarı metrikleri” denen kuru sayıların toplamından ibaret hale geliyor. Puan toplayıp toplayıp ne yapıyoruz peki? Kiminle rekabet ediyoruz? En nihayetinde o en yüksek puanı toplayan kişi ödül olarak ne alacak, söyleyeyim mi? Sadece daha çok puan toplama hakkı. Bir nevi sonsuz bir döngü. Bir fare labirenti. Ama o fare, labirenti kendi elleriyle, kendi koduyla inşa etmiş.
Belki de yanılıyorumdur, kim bilir? Belki de bu, insanlığın evrimindeki bir sonraki adım. Her şeyi optimize etmek, her şeyi ölçmek, her şeyi daha verimli hale getirmek… Ama ne pahasına? Ruhumuzun, o içimizdeki yaramaz, düşünceli, bazen tembel, bazen de sadece “var olmak” isteyen küçük kısmımızın pahasına mı? İşte bu bana biraz ağır geliyor. Biraz fazla geliyor, hatta. Biz sadece birer oyuncu muyuz? Kendi kodladığımız, hatta bize kodlattırılan sistemin tutsağı mı oluyoruz yavaş yavaş?

Düşünsene. Bir sabah uyanıyorsun, ve aynaya baktığında sadece bir “kullanıcı adı” ve yanında bir “skor” görüyorsun. Adın yok. Kimliğin yok. Sadece bir rakam… İşte o zaman, bence her şey bitmiş demektir.
İnsanlık, bu devasa oyunun içinde, hangi seviyede olduğunu anlamadan, hangi düşmana karşı savaştığını bilmeden, sadece ‘ileri’ tuşuna basan bir karaktere mi dönüştü? Karakter dediğin de ne ki, belli bir algoritma içinde hareket eden, önceden yazılmış kod parçacıkları bütünü değil mi? Eee, bizim farkımız ne o zaman?
Bu arada, geçen pazardan aldığım domatesler de pek bir şeye benzemedi. Suyu yok, tadı yok. Onlar da mı bir puanlama sistemine dahil oldu acaba? Organik mi, değil mi? Kaç güneş puanı aldı? Yoksa benim kafayı mı yiyorum ben? Sanırım ikinci şık daha yakın. Kim bilir, belki de domates yetiştiricileri de “en sulu domates” rozeti için yarışıyorlardır.
Peki bu “oyun kodu” ne zaman yazıldı? Kim yazdı? Biz mi kendimizi bu hale getirdik, yoksa birileri mi bizi usulca bu denklemin içine itti? Birileri diyorum, hani o görünmez, ama varlığını her hücremizde hissettiğimiz, sanki iplerimizi tutan bir el. Veya eller. Belki de bir grup. Yoksa şey mi, hani o kapitalizm denen canavarın, her şeyimizi metalaştırma, her şeyimizi ölçülebilir hale getirme çabası mı bu? Muhtemelen.

Ama neyse, çok uzattım yine. Kafa ütüledim resmen. Bazen böyle düşünüyorum işte, bir yerden bir yere savrulup duran düşüncelerim var. Sanki beynimin içinde bir topaç dönüyor. Puan tablosu falan, kime ne? Ben kendi domatesimi kendim yetiştiririm bir gün, ona buna da gerek kalmaz. Belki o zaman kendimi daha iyi hissederim. Daha az ‘oyuncu’, daha çok ‘insan’ gibi. Hani, doğal bir şeyler yaparız. Toprakla falan uğraşırız.
Bir de şu var. Oyunların bir sonu vardır, değil mi? Level atlarsın, boss kesersin, prensesi kurtarırsın, kredi yazar, oyun biter. E, bu hayat oyununun sonu ne? Bu puan toplama çılgınlığının sonu neresi? Ölünce, en yüksek skora sahip olan mı cennete gidecek? Ya da en çok ‘achievement’ kazanan mı adını tarihe yazdıracak? Saçma. Tamamen saçma.
Veya da haklıdırlar, belki de hayat zaten hep bir oyundu, biz yeni yeni fark ediyoruzdur. Ne bileyim. Geçenlerde bir belgesel izledim, Antik Mısır’da da insanlar öldükten sonraki hayata hazırlanmak için puan topluyorlarmış, iyi işler yaparak falan… Belki de değişen bir şey yoktu hiç. Sadece kullandığımız skor tabelasının şekli değişti, o kadar.

Ama yine de… O domatesin tadı başka, o kitap okurken kaybolduğun an başka, o bir dostla edilen sohbetin sıcaklığı başka. Bunların hiçbirine puan biçemezsin. Biçersen, zaten o şey olmaktan çıkar. Anlamı kalmaz. İşte bu. Bu kadar. Gidip bir çay koyayım en iyisi, iyice beynim yandı












