Hangi Gerçek? Algı Hapsedilen Akıllar ve Yeni Cahillik Çağı.

Hangi Gerçek? Algı Hapsedilen Akıllar ve Yeni Cahillik Çağı.
Şimdi yani, bakın bu aralar… Herkesin bir kendi gerçeği var değil mi öyle mi ya da bana mı öyle geliyor? Bilim diyor ki A, uzman diyor ki B, sen diyorsun ki C, ben diyorum ki D. Hayır yani sanki hepimiz kendi küçük sanal odalarımıza tıkılmışız, dışarıdan gelen sesleri duymak istemeyen, sadece kendi yankımızı dinleyen ruh hastaları gibi bir durum söz konusu. Geçenlerde mesela, komşunun oğluyla tartıştım, çocuk ısrarla dünyanın düz olduğuna inanıyor – düşünebiliyor musunuz – hem de üniversiteye gitmiş çocuk! Nerede ne okuyor ne izliyor bilmiyorum ki hani insan böyle bir şaşırıyor şok oluyor. Ya da vazgeçtim komşunun oğlunu, kendi arkadaşlarım arasında bile artık öyle konular var ki, Allah’ım diyorum bu insanlar aynı okuldan mı mezun oldu, aynı havayı mı soludu bu kadar mı kopulur birbirimizden.
Bak şimdi, internet dediğin devasa bir kütüphane, bilgiye ulaşmak bir tıkla, koca koca ansiklopedileri elinin tersiyle itmişiz ama gelin görün ki bu kütüphane kapıcısı da falan yok mu, yani bu bilgi bolluğunda neden bu kadar aptallaştık biz? Neden koca koca yığınla veri varken, en saçma sapan komplo teorilerine balıklama atlıyoruz, sorgulamayı bırakmışız sanki beynimiz paslanmış gibi hissediyorum bazen. Hani o meşhur laf var ya, “bilginin en çok olduğu çağda en cahil nesil mi oluyoruz” diye, galiba tam da oradayız evet tam da oradayız sanırım. Yani sanki elimizde bir sürü anahtar var ama biz gidip kapalı kapıları kırmaya çalışıyoruz hem de en körü körüne en salakça olanlarını. Ne bileyim belki de kolayımıza geliyor sadece duymak istediklerimizi dinlemek ve kendi küçük konfor alanlarımızdan asla dışarı çıkmamak. Kim uğraşacak şimdi gerçekle yüzleşmekle kim yorulacak oturup uzun uzun makale okumakla ya da iki farklı görüşü dinleyip ortada bir yerde buluşmaya çalışmakla falan filan. Çok yorucu değil mi zaten dünya yeterince yorucu değil mi?
Bir ara televizyonda bir belgesel izliyordum. Hani şu insan beyninin nasıl çalıştığını, algıların nasıl manipüle edildiğini anlatanlardan. Şey, adamın biri diyordu ki “İnsan beyni, kendisini doğrulayan bilgiyi sever. Gerçeği değil, bildiğini duymayı ister.” Vay be dedim, ne kadar da doğru. Bu resmen bizim jenerasyonun özetini çıkarıyor sanki. Bir şeyi bir kere kafaya taktık mı, isterse karşımıza NASA’dan bilim adamı gelsin, isterse Einstein mezarından kalkıp gelsin, yok arkadaş yok ikna olmuyoruz! İkna etmek bir yana, bir de üstüne biz ona ahkam kesmeye başlıyoruz, komik ama değil mi? Adamı da çileden çıkarırız vallahi. Bu şey gibi, soğumuş çay tadındaki gerçekleri sırf sıcak diye içmeye çalışmak gibi bir şey oldu. Acı acı.

Sosyal medya, ah o sosyal medya… Hani bize dünyayı açan, herkesi birbirine bağlayan, bilgiye erişimi demokratikleştiren mucizevi şey! Ya da öyle mi zannettik? Ben bazen düşünüyorum, bu kadar çok birbirimize bağlıyız derken aslında hiç olmadığımız kadar yalnız ve kutuplaşmış mı kaldık diye. Herkes kendi fanusunda, kendi ‘algı balonu’nda yaşıyor. Beğenmediği, ters gelen bir yorum mu gördü, anında engel, anında susturma, anında ‘seninle işim olmaz kardeşim’ tavırları. E böyle olunca da, hani o eleştirel düşünme, farklı fikirlere saygı duyma, hatta bir tartışma adabını öğrenme falan hepsi güme gitti değil mi? Gerçekten gitti. Geçenlerde bir arkadaşım, tamamen zıt fikirlere sahip iki kişiyi aynı masaya oturtmaya çalıştı, neymiş efendim ‘medenice konuşup anlaşacaklarmış’. Ha ha ha! Gülüyorum. O masa resmen bir arenaya döndü, sandalyeler havada uçuşmadıysa şükür. Anlaşma mı? Hadi canım, sen de… Ne anlaşması.
Aslında şey var, bu durum beni bazen umutsuzluğa düşürüyor. Hani insanlık nereye gidiyor, bu kadar saçmalığın içinde nasıl ayakta kalacağız diye… Ama sonra bir yandan da düşünüyorum, belki de bu bir geçiş dönemi falandır. Her devrim kendi kaosunu yaratır derler ya, belki de bu da bilginin bu kadar demokratikleşmesinin, herkese açılmasının sancılarıdır. Kim bilir belki de bir gün birileri çıkıp ‘hadi beyler/hanımlar, yeter bu saçmalık’ der ve hepimiz uyanırız bu garip rüyadan. Ya da vazgeçtim, öyle de olmayacak. İnsan oğlu hep aynı şeyi yapıyor, tarih tekerrürden ibaret değil mi? Her çağın kendi salaklığı, kendi aptallığı varmış ve biz de şimdi bu cahillik çağına denk geldik. Şansımıza.

Bak mesela, benim bir eniştem var, sürekli televizyonda duyduğu her şeyi gerçek sanır. Ne alaka şimdi değil mi? Konuyla ilgisiz gibi ama tam da ilgili aslında. Adam bir hafta boyunca “bu sene bademler çok pahalı olacakmış, aman ha depolayın” diye başımızın etini yedi. Sonra ne oldu? Bademler tarihin en ucuz fiyatına satıldı. Ee, enişte? Dedim. O da “Yok canım, algı yönetimi yapıyorlar, aslında depolayanlar çok kâr etti ama açıklamıyorlar” dedi. Ya ben ne diyeyim şimdi bu adama, hani gerçekten. İnsan kendi gözüyle gördüğüne bile inanmamak için bir sürü kılıf buluyor. Bu arada benim eniştem iyi insandır yani kötü niyetli falan değildir asla, sadece biraz… ne bileyim işte, kendi gerçekliğini yaratma konusunda biraz yetenekli diyelim. Sanatçı ruhlu.
Bu aslında şeye benziyor biraz, hani o eski filmlerde olur ya, insanlar bir oyuna hapsolmuş, bir simülasyonun içinde yaşıyorlar ama farkında değiller. Biz de mi böyleyiz acaba, kendi kurduğumuz veya bize kurdurulan algı simülasyonlarının içinde debelenip duruyoruz. Bilgiye doyduğumuzu sanırken aslında sadece belirli algoritmaların bizi yönlendirdiği bir “biliş












