Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Hafızanın Dijital İnfazı: Tarihi Kim Yazıyor, Biz Neyi Hatırlıyoruz?

02 Nisan 2026 • 08:00 Sefa Mağat 14

Şey yani, hafıza dediğin nedir ki? Bazen bir koku, bazen aniden aklına düşen yarım yamalak bir melodi—ama çoğunlukla, hele bu çağda, bir bildirim çubuğunda beliriveren ‘Şu yıldaki anılarınız’ hatırlatması. Hadi canım sen de, ne anısı! O benim anım mı gerçekten, yoksa bir algoritmanın bana dayattığı, ‘hatırlaman gereken’ bir fragman mı?

Bak şimdi durup dururken, geçen bir arkadaşla konuşurken düşündüm bu mevzuyu, adam ‘Hafıza dediğin şey sürekli yeniden yazılan bir hikaye’ dedi. E haklıydı da hani. Eskiden olsa ne olurdu? Büyükannenin anlattıkları, aile albümündeki sararmış fotoğraflar, belki bir iki resmi belgeyle sabitlenen şeyler. Şimdi? Aman Tanrım. Her şey, ama her şey dijitalde, okyanusun dibindeki kayıp bir şehir gibi, ya da ne bileyim, birileri fişini çektiği an toz olup gidecekmiş gibi bir his.

Hafıza mı Manipülasyon mu, Karar Veremiyorum Bazen

Bizim o eski defterler, mektuplar, hatta o VHS kasetleri vardı ya? Onlar öylece duruyordu orada. Tozlanıyor, eskiliyordu, evet, ama içeriği sabitti. Değişmezdi ki. Şimdi bu dijital dünya şeyinde, herhangi bir şey, bir tweet, bir makale, bir görsel, hop diye ortadan kaybolabiliyor. Sanki hiç var olmamış gibi. Ya da daha kötüsü, üzerinde oynanabiliyor, bağlamından koparılıp bambaşka bir şeye dönüştürülebiliyor. Benim geçen sene yazdığım, “Bugün hava ne güzel” yazısı bile, bir gün birileri tarafından bambaşka bir niyetle kullanılamaz mı? Güleriz ağlanacak halimize, gerçekten!

Geçenlerde, otobüste giderken, eski bir filmin afişini gördüm —hani şu 80’lerden kalma, hafif piksel piksel bir şey— ve bir an düşündüm, bu film şimdi çekilse, acaba kaç kez silinip baştan yazılırdı, ya da kaç farklı versiyonu olurdu, hatta kaç kez deepfake ile oyuncuları değiştirilirdi? Korkunç bir düşünce değil mi? Tarih dediğimiz şey, artık öyle taşlara kazınan, parşömenlere yazılan sabit bir şey değil, değil mi? Yani aslında o yüzden değil mi her şey sürekli bir flu bir karmaşa.

A vintage, slightly pixelated movie poster from the 1980s, depicting a dramatic scene, hanging on a dusty brick wall. The colours are faded but still vibrant enough to catch the eye, contrasting with the modern, sleek city bus reflection passing by.

Kolektif Unutuşun Mimarları Kim?

Kim yazıyor bu tarihi, kim karar veriyor neyin kalıcı olacağına? Büyük teknoloji şirketleri mi? Algoritmalar mı? Yoksa her anı, her olayı ‘story’ olarak paylaşan, sonra da yirmi dört saat içinde silen bizler mi? Bir şey paylaşıyorsun, sonra gidiyor. Kalmıyor ki. O zaman ne anlamı kaldı paylaşmanın, hatırlamanın? Bir anlık gazla paylaşılan şeyler, bir rüzgarla silinip gidiyor, sanki hiç yaşanmamış gibi. Ama aynı zamanda, istenmeyen bir eski fotoğraf, istemediğin bir yorum, sonsuza dek orada takılı kalabiliyor, peşini bırakmıyor. Garip bir tezat bu, tuhaf.

Mesela geçenlerde bir haber okudum, bir ülkenin dijital arşivleri bir siber saldırıda tamamen silinmiş. Tamamen! Düşünsene, koskoca bir milletin resmi belleği, hop diye uçup gitmiş. İşte o an anladım, bizim sandığımız o ‘kalıcı’ dijital hafıza, aslında pamuk ipliğine bağlı bir şey. Bir tuşla, bir virüsle, bir siber saldırıyla yok olabiliyor. Ya da daha sinsi bir şekilde, algoritma tarafından görmezden gelinerek, arama sonuçlarında altlara itilerek, yavaş yavaş, sessiz sedasız unutturulabiliyor.

Biz neyi hatırlıyoruz o zaman, bize gösterileni mi? Bize filtreleneni mi? Bilmiyorum. Eski siyasi demeçler, unutulmuş vaatler, zamanında tepki çeken olaylar… hepsi de arşivlerde bir yerlerde duruyor, değil mi? Ama kim bakıyor ki onlara? Kim hatırlıyor? Her şey öyle hızlı akıyor ki, beş dakika önce olan biteni unutuyoruz zaten. Eskiden “tarih tekerrürden ibarettir” derlerdi, şimdi ise “tarih, algoritmanın sana sunduğu en son trendlerden ibarettir” demek lazım galiba. Ya da ne bileyim, biraz abarttım belki ama aslında doğru değil mi.

Bizim Kendi Hafızamız Nereye Gidiyor?

Ya bizim kendi bireysel hafızalarımız? Eskiden bir olayı hatırlamak için beynimizi zorlardık, dostlarla sohbet ederken ‘Şey, o nasıl olmuştu ya?’ diye birbirimize sorardık. Şimdi? ‘Hemen Google’layayım’, ‘Telefonumda fotoğrafları vardı’. Her şey bir cihazın içinde. Kendi hafızamızın kasları sanki atrofiye uğruyor, zayıflıyor. Hani geçenlerde metroda telefonumun şarjı bitmişti, inanamazsın, bir anlığına afalladım, nereye bakacağımı bilemedim. O an bir tuhaf hissettim, sanki hafızamın bir parçası da o telefonla birlikte ölmüş gibi…

Bu, hafızanın sadece depolama değil, sürekli bir yeniden yazma eylemi olduğu düşüncesi, beni biraz ürkütüyor. Eğer dijital alan, bizim için birincil hafıza deposu haline geldiyse, ve bu depo sürekli birileri tarafından manipüle edilebiliyorsa, o zaman bizim gerçekliğimiz de sürekli yeniden inşa ediliyor demektir. Yani aslında, neyi yaşadığımızdan değil, neyin bize yaşandığının sunulduğundan emin olabiliyoruz ancak. Düşünsene, sabah uyandığında, dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair inandığın her şey, birileri tarafından bir gecede değiştirilebilir.

A person sitting on a crowded subway train, looking lost and disoriented, staring blankly at their dead phone screen. The other passengers around them are all absorbed in their own illuminated devices, creating a stark contrast.

Aman canım neyse, fazla komplo teorilerine girmeyelim şimdi, sonra ‘Yok Sefa da abartıyor’ derler falan. Ama gerçekten, bazen düşünüyorum, biz bu kadar bilgiyi tüketirken, bu kadar şeye maruz kalırken, aslında ne kadarını süzebiliyoruz? Ne kadarı kalıcı oluyor zihnimizde? Yoksa sadece bir akışın parçası olup, her şey hızla gelip geçiyor mu?

Bir Gün Ne Olacak?

Belki de gelecekte insanlar, eski kitapları, kağıtları, tozlu CD’leri birer hazine gibi saklayacaklar, çünkü onlar değiştirilemez, silinemez şeyler olacaklar. Belki de hakiki birer kanıt, gerçek birer “anı” olarak kalacaklar. Kendi çocukluğuma dönüp baktığımda, dedemin bana anlattığı hikayeler var, onlar değişmiyor, onlar benim hafızamın en sağlam köşesinde duruyor. Ama şimdi, bir genç, kendi çocukluğunu nasıl hatırlayacak? TikTok videolarıyla mı, Instagram story’leriyle mi?

Bu sorular, hep zihnimin bir köşesinde dönüp duruyor. Sanki uykum kaçmış, çay demlemişim de, sigara üstüne sigara yakıyorum, öyle bir düşünce dağınıklığı, neysem… Bir yanım bu yeni dünyaya ayak uydurmak gerektiğini söylerken, diğer yanım o eski defterleri karıştırma arzusunda. Hakikati nerede bulacağız, asıl soru o. Bu devasa dijital okyanusta, o minicik, ışıklı, geçici balıklar arasında… Kime inanacağız? Kime güveneceğiz?

Gerçekten de, bazen keşke hafızam dijital değil de, eski bir kütüphane gibi olsa diyorum. Her rafında bir anı, her sayfasında bir yaşanmışlık. Tozlu ama gerçek. Dokunulabilir, hissedilebilir, değiştirilemez bir şey. Şu an neyin gerçek neyin sahte olduğunu ayırt etmek bile başlı başına bir yetenek haline geldi. İşte bu, bu dijital infazın en acımasız yanı galiba. Bir varoluş krizi falan yani.

A close-up of an old, leather-bound book with yellowed pages, held open by a pair of weathered hands. Dust motes dance in a beam of sunlight illuminating the text, suggesting a long history and tangible presence.

Neyse, çok da dertlenmeyeyim şimdi, hayat kısa falan. Ama işte insan düşünüyor. Düşünmek de gerekiyor galiba, aksi halde bu devasa dijital makinenin dişlileri arasında kaybolup gitmek işten bile değil. Kim bilir, belki de tüm bu yazıp çizdiklerimiz de bir gün, bir ‘sistem güncellemesi’ bahanesiyle, hiç olmamış gibi, buharlaşıp uçuverecekler. Ne mi olacak? Hadi canım, bu kadar da olmaz herhalde. Belki de olur, kim bilir? Gidip bir kahve içeyim, bu kadar kafa yormak bana göre değil, sonra başım ağrıyor falan

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x