Gündemin Taziye Tiyatrosu: Acılarımız Artık Sadece Bir Perde Oyunu mu Oldu?

Yine bir sabah açtım gözümü hani, kafamda bin bir düşünce dönüyor zaten dünden kalma bir yorgunluk var üzerimde bildirim sesleri geliyor çatır çatır telefondan- ne olmuş yine diye bakıyorum tabii ki alışkanlık oldu artık o panik hissiyatı biliyorsun değil mi? Sanki bir şey kaçırıyormuşsun gibi ya da en azından neye üzülmem gerektiğini öğrenmem lazım bugünün ajandasında ne var- acı listesi falan mı deniyor buna şimdilerde neyse. Bir bakıyorum aman tanrım yine bir felaket yine bir çatışma yine bir yerlerde insanlar perişan- ve tabi ki her zamanki gibi sosyal medyada o bildik taziye akımı başlıyor, kalpler mi bırakılmıyor, siyah kurdeleler mi konulmuyor profillere, herkes bir anda nasıl da vicdanlı nasıl da duyarlı oluyor- bir gösteri sanki bir sahne oyunu o kadar gerçeküstü ki bazen inanmakta güçlük çekiyorum ben bu duruma.
Ya da vazgeçtim belki de abartıyorumdur bilmiyorum ama şey var ya o samimiyetsizlik kokusu beni yiyip bitiriyor içten içe yani nasıl anlatılır bu bilmiyorum. Hani eskiden bir haber aldığında gerçekten bir şey hissederdin boğazın düğümlenirdi belki ağlardın belki günlerce aklından çıkmazdı o olay… şimdi ne oluyor bir post görüyorsun iki kalp bırakıyorsun altına en fazla bir “başımız sağ olsun” ya da “dua ediyoruz” yazıp kaydırıyorsun ekranı. Kaydırıyoruz hepimiz. O acı anında tüketilen bir içerik haline geliyor sonra başka bir şeye geçiyoruz yani markette geçen hafta gördüğüm o çürümüş domatesleri hatırlıyorum ben mesela- sanki olaylar da böyle çürüyüp gitmiş gibi hissettiriyor bana.

Şey var bir de bu “gündemin taziye tiyatrosu” meselesi- ya adı üstünde tiyatro yani bir performans var ortada bir sahne var. Ve biz o sahnenin hem oyuncusuyuz hem de seyircisiyiz ya düşünsene. Bir deprem oluyor bir savaş patlıyor bir sel alıp götürüyor her şeyi- ilk saatler panik sonra bilgi kirliliği sonra o meşhur “geçmiş olsun” furyası ve en sonunda unutulup gitme döngüsü. Bir sonraki trajedinin anonsuna kadar sahne boş kalıyor gibi. Bu hız bu sürekli yeni acı arayışı neyin nesi allah aşkına ya? Resmen ruhlarımız uyuştu artık. Bir ara şey olmuştu bir arkadaşımla konuşuyoruz işte, bir yerde çok kötü bir şey yaşanmış insanlar can vermiş falan filan- arkadaşım “ay yok ya sıkıldım bu haberlerden artık hepsi aynı şey gibi geliyor” dedi. Ne desem bilemedim o an. Haklı mıydı haksız mıydı çözemedim çünkü ben de bazen benzer şeyler hissettiğimi fark ediyorum istemsizce.
Gerçekten mi??? Yani empati denen o kıymetli duygu sadece bir tıkla ifade edilebilir bir şeye mi dönüştü? Birileri gerçekten o paylaşımları yaparken “aa ben görevimi yaptım şimdi vicdanım rahat” mı diyor acaba içinden? Yok ya dememeli insan. Ama oluyor işte hissediyorum. Eskiden mesela rahmetli dedem vardı Allah rahmet eylesin bir cenaze olduğunda saatlerce taziye evinde oturur o insanların acısını yüreğinde hissederdi gerçekten- oturup ağlardı onlarla beraber. Şimdi oturduğumuz yerden üç tane emoji gönderiyoruz ah ah ne hallere geldik.
Bu hızla değişen dünya falan diyorlar ya hep- o klişelerden nefret ederim bu arada hani o “hızla değişen dünya” ne alaka şimdi?! Ama şey var galiba bu bilgi çağında biz sadece bilgi almıyoruz aynı zamanda duygu da tüketiyoruz sanki. Duygularımız da fast food oldu resmen. Hızlıca al hızlıca hisset hızlıca unut. Sanki ruhumuzun bir kota sınırı varmış da onu aşmamamız gerekiyormuş gibi bir durum var. Fazla acı fazla düşünce yasaklı bölge gibi… aman başımız ağrımasın aman uykumuz kaçmasın. E o zaman insan olmanın ne anlamı kaldı geriye Allah aşkına!!!

Belki de bu bir savunma mekanizmasıdır ha? Kim bilir. Bu kadar felaketin içinde boğulmamak için beynimiz kendini korumaya almıştır falan mı desem. Yani o kadar çok şey yaşanıyor ki dünyanın dört bir yanında hangisine yetişelim hangisine üzülelim. Bir süre sonra hepsi birbirine karışıyor. Suriye’deki mi Ukrayna’daki mi Myanmar’daki mi yoksa bizim yanı başımızdaki mi- hepsi tek bir büyük acı bulamacına dönüşüyor zihnimde. Ve o bulamaç- bildiğin uyuşturuyor insanı. Duygusal bir narkoz gibi. Uyandığında da şey oluyor işte- sanki bir rüya görmüşsün de neydi ne değildi tam hatırlamıyorsun ama bir ağırlık var üzerinde böyle tuhaf bir his. İşte o ağırlık o hatırlayamadığın şeyler bizi biz yapan o incecik bağları koparıyor bence.
Yani ne isteyebilir ki bizden bu “gündem tiyatrosu” en nihayetinde? Alkış mı istiyor? Daha çok gözyaşı mı? Yoksa sadece varlığını kabul etmemizi ve bu çarpık döngünün bir parçası olmaya devam etmemizi mi istiyor… Bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Bazen diyorum ki bırak ya herkes kendi halinde ne yaparsa yapsın benim neyime şimdi bu kadar düşünmek. Sonra dönüp bakıyorum etrafıma o insanların gerçek acılarını- o fotoğrafları- gözüme takılıyor bazen hani öyle derinlerde bir yerlerde- ve diyorum ki hayır Sefa bu böyle olmaz bu normal değil. Bu insani değil bu modern dünya dedikleri şey bizi birer robota dönüştürmeye çalışıyor sanki birer duygu yoksunu makineye.

Hem bu arada geçen otobüste gidiyorum- yani ne alaka şimdi konuya ama aklıma geldi- bir teyze ile genç bir kız tartışıyor. Kız telefonda son ses bir video izliyor işte felaket haberi falan teyze de “evladım ne izliyorsun Allah aşkına yüreğimiz daralıyor zaten kapat şunu” dedi. Kız da “aa teyze ne var bunda güncel olayları takip ediyorum ben ne kadar duyarsızsınız” diye cevap verdi. O an düşündüm işte bu takip etmek midir sadece bu duyarsızlık mıdır nedir… Nerede o ince çizgi nerede bitiyor biri nerede başlıyor diğeri. İnsanın sınırları nerede yani. Belki de hepimiz o sınırları şaşırdık o yüzden böyle saçma sapan bir dengesizlik içinde yüzüyoruz şu an. Bilgisayar karşısında saatlerce oturup o haber akışını izlerken kendimi boşlukta hissediyorum bazen- boşlukta bir nokta gibi.
Aslında neyse ya. Kimin umurunda ki zaten. Bu yazdıklarımın da bir değeri var mı yok mu kim okuyacak kim takacak… Herhalde yine birkaç beğeni alacak birkaç yorum sonra kaybolup gidecek diğer milyarlarca içerik gibi. Tıpkı o acılar gibi o yaslar gibi o öfkeler gibi. Kısa ömürlü bir internet trendi. Gidip bir kahve koyayım en iyisi. Belki de hiç bitmeyen bir kahve döngüsü gibiydi her şey… Kim bilir…












