Görünmez Kod: Yeni Yetenek, Eski Borç

Oooof, nereden başlasam şimdi? Herkesin dilinde “yeni yetenekler”, “yapay zeka şöyle uçuracak”, “blockchain de ne işe yarar aslında biraz daha kafa yormak lazım” muhabbetleri dönüp duruyor değil mi? Hele şu parıl parıl parlayan mobil uygulamalar var ya, rengarenk ikonlar, fütüristik arayüzler falan… Sanırsın teknoloji sıfırdan her gün yeniden icat ediliyor. Ama gelin görün ki işin aslını bilenler, o parıltının altında çürümeye yüz tutmuş bir bodrum katının olduğunu da gayet iyi bilir. Kimse bakmıyor oraya, kimse. Zaten niye baksın ki değil mi, ışıl ışıl bir penthouse varken yosun tutmuş duvarlara mı bakacağız?
Şimdi bakın, yıllarca bu işin içinde yuvarlanmış, her türlü kodu görmüş, kendi elleriyle onca yamayı kazımış biri olarak diyorum ki: “teknik borç” dedikleri şey var ya, bu bir kavram değil, bu bir lanet. Bir lanet resmen! Her yeni özellik, her yeni ‘harika’ fikir, o eski, yorgun, üzerine milyar kere yama yapılmış koda bir yük daha bindiriyor. Tıpkı o devasa gökdelenlerin altında kalan, zamanında “aman ya, ne olacak ki, şimdilik idare etsin” diye atılmış temeller gibi. O temelleri ilk atanlar da bizlerdik gerçi, itiraf edeyim. Belki de kaderimiz bu.
Görünmez Kod: Yeni Yetenek, Eski Borç
Bak mesela, geçenlerde yeni çıkan bir akıllı saati inceliyordum. Ekranı, işlemcisi, pil ömrü, hoparlörü, bilmem ne sensörü… Hepsi süper, kağıt üstünde şahane! Ama arka planda koşan o işletim sistemi var ya, hani o bizim yıllar önce taaa bilmem kaç yıllık Java kodu üzerine kurduğumuz o ilkel framework’ün yeni versiyonu… İşte o hâlâ orada, nefes alıp veriyor. Sürekli bir yerlerinden sızıyor, küçük küçük buglar çıkarıyor, yeni özellik eklerken “aman şurayı da bozmayalım” diye bin dereden su getiriyor. Bazen düşünüyorum da, o saatin içindeki çip, o kadar gücü ne için harcıyor biliyor musunuz? O eski, yavaş, hantal kodu bir şekilde ayakta tutmak için!
O borç var ya, o borç… Faiz işleyen bir kredi gibi. Her geçen gün büyüyor, şişiyor, bir baloncuk gibi. Kimse bu balonu patlatmak istemiyor çünkü “patlatırsak her şey çöker!” korkusu var. E haklılar da, bir yerden tutsan elinde kalıyor, öyle bir şey. Yeni mezun çocuklar geliyor, pırıl pırıl, gözlerinde umut ışığı. “Abi şurayı baştan yazalım, mis gibi olur” diyorlar. Diyorum ki “Evladım, sen o ‘mis gibi olur’ dediğin yerin altında kaç yıllık arkeolojik katman olduğunu biliyor musun? Oraya dokunursan İstanbul’un altından Marmaray yerine ne çıkar, kim bilir!” Bilmiyorum ki gerçekten, belki de haklılar.
Geçen markette sıra beklerken aklıma geldi. Önümdeki teyze kasiyere “Bu domatesler geçen hafta daha tazeydi, zam da gelmiş üstelik!” diye dert yanıyordu. Bir an o domateslerin de aslında eski, toprağa bağlı, yılların birikimi olan tohumlardan geldiğini düşündüm. Hani o yeni nesil, GDO’lu, pırıl pırıl domateslerden değil de… Neyse, konuyu dağıtmayayım şimdi. Ama işte, o domates meselesiyle bizim kod meselesi biraz benziyor. Herkes yeniyi istiyor, yeniyi konuşuyor, ama yeninin altında yatan eskiyi görmezden geliyoruz. Saygısızlık değil mi bu biraz da? Ya da vazgeçtim, öyle değil. İnsan doğası işte, göz alıcı olanı sever.

Yani bir düşünün, bugün kullandığınız bankacılık uygulamaları, e-devlet sistemleri, hatta o sosyal medya platformlarının bazı temel bileşenleri… Hepsi 90’lardan, 2000’lerin başından kalma yapıların üzerine inşa edilmiş. Sürekli patch, sürekli upgrade, sürekli “hadi bir de böyle bükelim bakalım bozulacak mı” denemeleri. Biz buna “evrim” diyoruz, ama bazen bu evrim, Frankenstein’ın canavarına benziyor, biliyor musunuz? Birbirine yamalı, dikiş izleri belli olan ama bir şekilde işleyen bir canavar.
Bu arada, şu bizim yeni çıkan telefon var ya, onu da inceledim biraz. Kamera falan bayağı iyi olmuş, işlem gücü de fena değil. Ama o bildirim çubuğu var ya, hâlâ istediğim gibi çalışmıyor. Yahu, kaç sene geçti, hâlâ bir bildirim sistemini adam akıllı oturtamadılar. Eminim yine o alttaki “teknik borç” denen canavardan kaynaklanıyor. “Ay buraya dokunmayalım, her şey patlar.” Hani var ya, o filmlerdeki gibi, “kırmızı kabloyu mu keseyim, mavi kabloyu mu?!” İşte o durum bizim için günlük hayat. Bizim kırmızı kabloyla mavi kablomuz bin tane, hepsi de başka bir şeye bağlı.

Peki çözüm ne? Bilmiyorum. Cidden bilmiyorum. Herkes “refactoring” der, “yeniden yazalım” der. Ama o bir maliyet! Zaman maliyeti, insan maliyeti, para maliyeti. Kimse bu maliyeti göze almak istemez. Çünkü patron, yatırımcı, kullanıcı… Hepsi yeni özellik ister. “Bana daha çok buton ver, daha çok renk ver, daha hızlı olsun!” diye bağırır. Altta ne olup bittiği, o bodrum katında kaç fare gezdiği, kaç borunun patlamaya hazır beklediği… Kimin umurunda ki? Aman, kimin umurunda…
Bu durum, yazılımcıların sessiz çığlığı gibi bir şey aslında. O “görünmez emeğin” hikayesi. Kimse sana “vay be, ne güzel debug etmişsin o 15 yıllık kodu” demez. “Süper bir özellik geliştirmişsin!” derler. Ama o özelliğin temelini atan, gece gündüz demeden o eski sistemi ayakta tutan, yamayan, yorgun düşmüş kod parçacıklarına hayat verenler… Onlar hep arka planda. Madalyonun diğer yüzü gibi, ama kimse o yüzü çevirip bakmaya tenezzül etmez. Ya da görmezden gelir. Ya da görmeyi bilmez. Ne alaka şimdi!!?

Şey, hani insan bazen düşünüyor, bütün bu “inovasyon” denilen şey gerçekten ileriye mi gidiyor, yoksa biz eski yükleri yeni ambalajlarla mı satıyoruz sürekli? Eski bir arabanın motorunu alıp, üzerine janjanlı bir kaporta giydirmek gibi. Çalışıyor mu? Çalışıyor. Hızlı mı? Belki eskisine göre biraz daha. Ama temelde ne değişti ki? O motor hâlâ o motor. Yılların yağı, pası, yorgunluğuyla orada duruyor.
Bu arada, bizim şirkette yeni bir projemiz var. “Edge computing” falan filan… Bayağı havalı bir şey. Ama yine o eski, meşhur kütüphanenin bilmem kaçıncı modülünü kullanıyoruz. “Abi, onu baştan yazalım mı?” dedim geçen proje yöneticisine. Baktı suratıma, böyle beş dakika falan. Sonra bir “Memduh sen bu aralar biraz yorgunsun galiba” demez mi? Yorgun muyum? Evet, yorgunum! Bu teknik borcun altında ezilen her yazılımcı gibi yorgunum!
Neyse, neyse… Artık bu mesele hakkında konuşmak bile bir yere varmıyor. Sanki bir duvara konuşuyormuşum gibi hissediyorum. Kimsenin umursadığı yok. Sadece her şeyin çalışması yeterli. Patlamazsa iyi. Çalışıyorsa ne ala. Kim ne derse desin, o görünmez kod, o eski borç, bizim dijital evrenimizin kara maddesi. Kimsenin görmediği, ölçemediği ama her şeyi bir arada tutan bir güç. Ve bu güç, bir gün bizi yutabilir de… Gidip bir çay koyayım en iyisi.













