Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Köşe Yazıları
  • **** Gerçeğin Ölümü: Dünya Artık Sadece ‘İnanmak İstediğine’ mi İnanıyor? **ÖZET:** Algının gerçeğin önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Ancak bu durum, birey…

**** Gerçeğin Ölümü: Dünya Artık Sadece ‘İnanmak İstediğine’ mi İnanıyor? **ÖZET:** Algının gerçeğin önüne geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Ancak bu durum, birey…

13 Mart 2026 • 08:00 Sefa Mağat 8

Gerçek mi? Hangi gerçek? Hah! Güldürmeyin beni allah aşkına. Eskiden hani olurdu ya hani bir şey yaşanırdı, herkes aynı şeye bakardı, sonra işte o yaşanana gerçek derdik. Şimdi öyle mi? Yoo, kim neye inanmak istiyorsa o onun gerçeği olmuş, oldu bitti. Şey gibi, bir çocuk var mesela elinde dandik bir oyuncak, ama o ısrarla uzay gemisi bu diyor sen de hadi bakalım deyip geçiyorsun. Dünya koca bir kreşe dönmüş de haberimiz yok aslında.

Düşünsene, biri çıkıyor A diyor, bangır bangır. Yanındaki de B diyor ama A’dan daha gürültülü bağırıyor. E ne oldu şimdi? Gerçek o gürültünün içinde ezilip gitti. Kim daha iyi bağırırsa, kimin takipçisi daha fazlaysa, kim daha ikna edici (!) bir yalan uydurursa onunki oluyor gerçek. Ne korkunç, ama ne yazık ki bir o kadar da tanıdık bir durum bu. Geçenlerde mesela, bir komplo teorisi dinledim ya, ağzım açık kaldı. Bildiğin, saçma sapan, akla mantığa sığmaz şeyler ama o kadar kendinden emin anlatıyor ki adam, bir an acaba mı diyorsun? Yani, beyin error veriyor resmen. Diyorum ki kendi kendime Sefa, sakin ol, nefes al, bu adamın hayatında hiç bilim kitabı okuduğuna dair en ufak bir emare yok ama milyonlar dinliyor işte. Bu nasıl bir kafa ya?

Bu algının gerçeğin önüne geçmesi meselesi, öyle basit bir şey değil. Bu bildiğin toplumsal bir felaket. Hani bir laf vardı ya, “gerçekler acıtır” diye. E şimdi kimse acımak istemiyor, herkes tatlı tatlı kendi pembe baloncuklarında yaşamak istiyor. Baloncuk çatlayacak diye ödü kopuyor insanların, o yüzden de dışarıdan gelen her türlü çatlama sesini yok sayıyorlar. Kendi yarattıkları yankı odalarında debelenip duruyorlar. Bir de üstüne üstlük, o balonu büyütmek için, hani sen inanıyorsan daha da kuvvetleniyor ya inancın, etrafındaki herkesin de aynı şeye inanmasını istiyor. İnanmayan zaten hain, düşman, cahil. Vay efendim, ne alaka şimdi yani, ben sadece başka bir fikri dile getirdim diye bu muamele yani! Pes doğrusu.

İnancın Gerçeği Yuttuğu Yer

Aslında şey gibi bu, hani bir yemeğe bayılırsın ama tadı çok da güzel değildir aslında, sadece sen seviyorsundur. Senin için o en güzel yemektir. Güzel mi? Hayır. En azından objektif olarak belki de değil. Ama sen öyle olduğuna *inanıyorsun* işte. Ve o inanç, tadından daha önemli oluyor. İşte şimdi hayatın her alanına yayılmış bu durum. Siyasetten tut da bilime kadar, marketteki ürün tercihinden tut da bir sanat eserinin güzelliğine kadar… herkesin bir “favori yemeği” var ve o yemek dışındaki her şeye burun kıvırıyor. Ya da vazgeçtim, burun kıvırmak bile değil bu, direkt düşman ilan ediyor.

Daha geçen gün bir tartışmaya kulak misafiri oldum, iki kişi hararetle bir konuyu konuşuyorlar. Biri diyor ki “kanıtları var, bak böyle böyle olmuş”. Öteki de diyor ki “yok canım, ben inanmıyorum ki ona”. İnanç meselesi mi bu? Hayır, bu bilimsel bir gerçeklik tartışmasıydı. Ama “inanmıyorum” deyince bitiyor sanıyorlar. Hayır, bitmiyor kardeşim. Senin inanmaman, bir şeyin gerçekliğini değiştirmiyor. Yer çekimi senin inanmana bağlı değil, atla aşağıya gör bakalım inanıp inanmaman ne kadar fark edecek. Ama yok, onlar için farklı bir evrende yaşıyoruz sanırım. Kendi yarattıkları paralel evrende. Orada yer çekimi de onlara göre şekilleniyor, hani.

A surreal painting depicting a person with their eyes closed, wearing noise-canceling headphones, inside a delicate, transparent bubble floating above a chaotic, information-overloaded cityscape. The person is smiling blissfully.

Ya da belki de biz yanılıyoruzdur. Belki de bu kadar sorgulayan, didikleyen, “gerçek” diye diretmenin bir manası yok. Aman neyse. Kimin umurunda ki zaten. Çoğunluk ne derse o oluyor işte, bildiğin demokrasi, hani ama biraz absürt versiyonu. Çoğunluğun gerçeği. Tekrar ediyorum, çoğunluğun *inandığı* gerçek.

Bu öyle bir noktaya geldi ki artık, bir şeyi kanıtlamak için çaba sarf etmek bile yorucu geliyor insana. Çünkü karşında duvara konuşuyormuş gibi hissediyorsun. Adam gelmiş sana, elinde bir gazete kupürüyle, ki o kupür de geçen hafta internette dolaşan uydurma bir haberden ibaret, sana “gerçek bu” diyor. Sen de ona beş tane kaynak gösteriyorsun, bilimsel makale, resmi açıklama, falan filan. Ne fayda? “Onlar da yalan söylüyor” diyor. E tamam o zaman, ne konuşuyoruz ki biz burada? Sen git kendi gerçekliğini yaşa, ben de kendininkini. Ama gel gör ki, o gerçekler çarpışınca sorun çıkıyor. Çünkü aynı dünyada yaşıyoruz mecbur.

Kendi Balonumuzda Yaşamak Falan…

Bu durum bizi nasıl bir geleceğe götürüyor biliyor musunuz? Bilmiyorum. Ama iyi bir yere değil orası kesin. Çünkü ortak bir zemini kaybediyoruz. Ortak bir dil, ortak bir mantık, ortak bir gerçeklik. Bunlar olmayınca, nasıl anlaşacağız, nasıl bir arada yaşayacağız ki? Herkes kendi kalesine çekilmiş, duvarlarını örmüş, içeride de sadece kendi haklılığını kutluyor. Ve o duvarlar giderek yükseliyor, iletişim köprüleri dinamitleniyor gibi bir şey.

Hani böyle, sen bir şey anlatırsın, karşıdaki seni dinliyor gibi yapar ama aslında kendi cevabını hazırlıyordur. İşte öyle bir şey. Kimse dinlemiyor artık, kimse anlamaya çalışmıyor. Sadece kendi bildiğini okuyor. Ve bu “benim bildiğim” denen şey de çoğu zaman, sosyal medyada beş saniyede tükettiği, üzerine hiç düşünmediği bir bilgi kırıntısı, ya da birilerinin ona empoze ettiği bir fikir oluyor.

A person frantically scrolling through multiple glowing phone screens, their face illuminated by the artificial light, while the real world around them (a park or street) is blurred and ignored.

Bir de şu var tabii, bu durum, hani o bizim ‘fikir’ dediğimiz şeyleri de çürütüyor. Fikirler, tartışma ortamında, karşıt görüşlerle çarpışarak, evrimleşerek güçlenir, değil mi? Ama şimdi tartışma yok, sadece laf dalaşı var. Daha doğrusu, “benim doğrum” ile “senin doğrun”un karşılıklı naraları var. Bir süre sonra ne düşünür oluyoruz? Hiçbir şey. Çünkü düşünmek yorucu, hele de sonuçsuz kalıyorsa. En kolayı ne? En kolayı, kimin sesi daha gür çıkıyorsa ona katılmak. Ya da kendi klanının dediklerini papağan gibi tekrar etmek. Oh mis, zahmetsiz.

Mesela bir gün markette sıra bekliyorum, kasada kadın bağırıyor işte “domatesler neden bu kadar pahalı” diye. Kasiyer de garibim ne yapsın, o da marketin çalışanı. Kadın diyor ki “ama bak falanca kanalda dediler ki, domatesi bilerek pahalı yapıyorlar”. Ya şimdi ne alaka? Orada bir ekonomik süreç var, üretim var, maliyet var… Ama yok, o izlediği beş dakikalık, manipülatif haberin gerçeğine inanmayı tercih ediyor. Hani şey gibi, buzdolabının fişini çekip de buzdolabı soğutmuyor diye bağırmak gibi bir şey.

A lone lighthouse standing on a rocky cliff, its beam struggling to cut through a thick, swirling fog that completely obscures the horizon, symbolizing a search for truth amidst confusion.

Eee ne yapacağız peki? Bilmiyorum, valla artık yoruldum ben de bu “gerçek” mücadelesinden. Bazen diyorum ki, bırak herkes kendi yalanıyla mutlu mesut yaşasın. Ama sonra yine içimdeki o sinir bozucu Sefa uyanıyor, “hayır!” diyor, “böyle olmaz! Bir yerlerde hala doğru diye bir şey olmalı, değil mi?” Ama neyse… Belki de benimki de bir inançtır, kim bilir…

Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki çayın yanında bu saçmalıklar biraz daha katlanılır olur. Ya da olmaz.

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x