Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Filtrelenmiş Benlik: Gerçeklik Fiyatı

20 Mart 2026 • 08:00 MEMDUH BİÇER 37

Filtre Fiyatı

Hani şu geçenlerde bir uygulamadan bahsetmiştim ya? Ne alakası var diyeceksiniz şimdi belki ama var işte. Hani böyle her şey mükemmel görünür ya, fotoğraflar falan, pürüzsüz ciltler, ışık hüzmeleri. Şey, ya da vazgeçtim, öyle değil. Konu çok daha derin bir yerlere gidiyor, bence, yani sadece teknolojik bir ‘bug’ falan değil bu filtre meselesi; bildiğin sistemin kendisi bizi tuzağa düşürüyor.

Geçenlerde bir arkadaşla oturuyoruz – benim eski üniversiteden yazılımcı tayfa, bilirsiniz, hep bir şeyleri kurcalarlar – neyse, kahvelerimizi içip yeni bir telefonun benchmark skorlarını tartışırken laf döndü dolaştı şeye geldi, bu Instagram denilen zımbırtıya.

Düşünsene, herkesin hayatı bir film sahnesi gibi, herkesin yüzü makyaj artistinin elinden çıkmış, sabah uyanır uyanmaz bile bir ‘güzellik’ filtresiyle güne başlıyor insanlar, ama gerçekte yüzündeki sivilce, gözünün altındaki morluk, hani o uykusuz gecelerin ve aslında hayatın ta kendisi olan kusurlar, yok oluyor. Bir tuşa basıyorsun, hop! Yeni bir sen. Daha iyi bir sen. Ama sen olmayan bir sen. Garip değil mi? Yani aslında en sevdiğim eski Linux kernel’ini derlerken aldığım o ‘segmentation fault’ hatası kadar can sıkıcı bu durum; biliyorsun bir şeyler yanlış gidiyor ama neyin, nerede olduğunu tam çözemiyorsun.

Bilmiyorum.

Ya da belki de haklılardır.

Çünkü bak şimdi, ben yıllardır donanım test ederim, yazılım incelerim, bir cihazın veya bir kod bloğunun ne vaat edip ne verdiğine bakarım. Bir yazılımın reklamında “performans canavarı” yazıyorsa, ona göre beklerim. Filtreler de böyle bir şey galiba, “mükemmel benlik” vaat ediyor, ama altında yatan kod bozuk, mantık hatalarla dolu. Zihnimizin RAM’ini gereksiz yere meşgul eden bir tür trojan sanki, siber güvenlikten bahseder gibi hissediyorum ama neyse.

A distorted reflection of a person's face in a cracked smartphone screen, with vibrant social media icons barely visible in the background, suggesting a fragmented self-image.

Oysa hani, bir robot süpürge inceliyorum mesela, düz yolda iyi gider ama merdivenden düşerse ne olur diye hemen denerim. Bu filtreler de bizim merdivenlerimizden düşürüyor bizi, değil mi? Gerçek hayatın basamaklarında sendeliyoruz, sonra bir anda sanal dünyanın düz zeminine ışınlanmış gibi oluyoruz, her şey dümdüz her şey kusursuz. Peki, bu geçişte düşürdüğümüz, çarptığımız yerler ne oluyor, kimin umurunda?

Geçenlerde bir arkadaş, neyse adını vermeyeyim şimdi, sürekli şey diyordu, “ya Memduh, bu insanlar niye hep böyle pozitif? Benim hayatım niye böyle değil?” İşte tam da bu soruyu sorduğunda anladım, bu filtreler sadece estetik bir şey değilmiş, bildiğin zihin kontrolü. Mükemmel bir yanılsama sunuyorlar, sonra biz o yanılsamanın gerçeğini aramaya başlıyoruz kendi hayatımızda. Bulamayınca da çöküyoruz. Hani bir yazılım güncellemesi gelir ya, “performans iyileştirmeleri” derler ama aslında daha çok batarya harcar, daha çok bug getirir. Filtreler de öyle, “iyileştirme” diye gelip hayatımızı yavaşlatıyor, bozuyor.

Hatırlıyorum, küçükken babamın eski radyosunu tamir etmeye çalışırdım, böyle içindeki telleri falan kurcalardım. Her şey karmaşık görünürdü ama her telin, her devrenin bir görevi vardı. Bizim de öyle, her kırışıklığımızın, her yaramızın, her kusurumuzun bir anlamı var. Onları bir filtreyle silip attığımızda, o radyonun içindeki önemli bir teli kesmiş gibi oluyoruz, o zaman da ses gelmez oluyor, ya da gelen ses cızırtılı oluyor. İçimizden gelen o gerçek ses…

Bir de şu var tabii, işin yazılımcı tarafı; bu algoritmalar sürekli bizi izliyor, neyi seviyoruz, neye tepki veriyoruz. Sonra da bize tam da o mükemmel (!) içeriği pompalıyorlar. Kendimizden nefret etme döngüsü böyle başlıyor, değil mi? Beğeniler, yorumlar, paylaşımlar… Bunlar aslında birer dopamine tuzağı, bildiğin psikolojik hacking yapıyorlar üzerimizde. Bir uygulama yazsam böyle, suçluluk hissederim. Ama onlar, yok ya, gayet iyi yapıyorlar işlerini, tıkır tıkır para kazanıyorlar, biz de filtrelerin arkasında kendimizi arayıp duruyoruz. Gerçekten de, bir zamanlar hayatın amacı “kendini bulmak”ken şimdi “kendini filtrelemek” olmuş, inanılır gibi değil.

Neymiş efendim, “kendi markanı yarat”, “fark yarat”. Ya arkadaşlar, önce bir benlik yaratalım da sonra markasını düşünürüz. Yani, bir bilgisayar toplarken bile önce işlemciyi, RAM’i doğru dürüst seçerim, sonra kasa güzelliğini falan düşünürüm. Biz direkt süslü kasaya takılmışız, içindeki donanım dökülüyor kimin umurunda.

A person's hand reaching out towards a glowing, ethereal screen displaying a perfectly filtered version of their face, while their actual hand and arm are slightly blurred and mundane, highlighting the contrast.

Zihinsel sağlık diyorlar şimdi. Evet, tam olarak da orası. Bir kere takıldın mı bu mükemmellik illüzyonuna, çık çıkabilirsen. Sürekli bir karşılaştırma, sürekli bir yetersizlik hissi. Sanki bir benchmark testi yapıyorsun da kendi skorun hep düşük geliyormuş gibi. Sürekli hata veriyor sistemin, değil mi? Ve bu hatayı da sen kendinde arıyorsun, oysa hata filtrenin kendisinde, yazılımın mantığında.

Yok ya, ne alakası var şimdi, belki de herkes mutlu böyle, ne bileyim. Ben mi çok kurcalıyorum? Olabilir. Ama dur ya, bir düşünün. Kaç kişi filtre kullanmadan fotoğrafını paylaşıyor? Kaçımız filtre kullanmadan kendi yüzümüzü tam olarak seviyoruz? Hani, benim de bazen telefonumun ekranı çiziliyor, sinir oluyorum ama sonuçta kullanmaya devam ediyorum, atıp yenisini almıyorum hemen. Çünkü o çizikler de benim hikayemin bir parçası, hani o telefonla ne badireler atlattığımı gösteriyor.

Ama bu “mükemmel” benlik illüzyonu var ya, bu bir virüs. Yavaş yavaş yayılıyor, sistemi ele geçiriyor. Ve en kötüsü de, sanıyoruz ki bu bizi ‘koruyor’. Oysa bizi daha savunmasız hale getiriyor. Tamamen korumasız, kırılgan. Tıpkı şifresiz bir Wi-Fi ağına bağlanmak gibi, rahatlatıcı gibi duruyor ama aslında her an birileri seni izliyor, sömürüyor. Kendi kimliğimizi başkalarının beğenisine sunarak, aslında kendimizi feda ediyoruz.

Aman neyse.

Çok da şey etmemek lazım galiba, sonuçta dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. İnsan, ne kadar teknoloji olursa olsun, yine de bildiği gibi yapmaya devam edecek. Gerçek nedir, sahte nedir, ne bileyim, belki de yeni normal bu. Belki de ben çok eski kafalıyım. Eski bir modem gibi yani, sürekli “dial-up” sesi çıkarıyorum kafamın içinde. Ama ne yapayım, o ses bana daha tanıdık geliyor. Bu dijital filtrenin yarattığı yapay sessizlikten çok daha gerçek.

Şey, ben en iyisi gidip bir USB’me format atayım. İçine de bir iki eski DOS oyunu falan atarım. Filtresiz eğlence. En iyisi.

E-Posta
MEMDUH BİÇER
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x