Shopping cart

Patron Koltuğu, Patronlardan haberleri, yaşama dair haberleri, teknoloji, sağlık ve bir çok kategoride haberleri size ulaştırmak için sizlere hizmet vermektedir.

PatronPatron

Faydasız Güzelliğin İnfazı: Sanat, Metalaşan Dünyanın Kurbanı Mı?

30 Mart 2026 • 08:00 Sefa Mağat 17

Şimdi şöyle bir durum var hani düşündükçe beynimi kaşıdıran bir mesele bu sanat dedikleri var ya o el işi göz nuru can sıkıntısı bastıran ruhu gıdıklayan ya da böyle bazen hiç anlamadığımız anlamsız anlamsız duran ama bir şekilde orda olması gereken her şey… Onu da mı, onu da mı fayda ve verimlilik masasına yatırdık be kardeşim. Yani, cidden mi?

Faydasız güzellik. Ne demek bu yahu. İnfazı mı? Hadi oradan.

Bu modern dünya denilen garip dev, sanıyorum ki nefes alıp vermeyi bile bir KPI’ya dönüştürecek yakında. Hani ‘performans göstergesi’ falan. Düşünsene sabah uyanıyorsun ve senin oksijen tüketimin, karbon ayak izin ve gün içinde çıkardığın toplam desibel oranına göre bir fayda skorun var. Sanat mı, o zaten çoktan bu fayda çılgınlığının çarklarında bir dişli gibi öğütülmüş durumda değil mi?

Geçenlerde bir galerideyim -ya da dur, galeri miydi o yoksa IKEA’nın sanat eserleri bölümü müydü hahahaha hatırlamıyorum şimdi tam- neyse bir tabloya bakıyorum böyle renkler falan var ama hani ruhumu okşamıyor, bağırmıyor içimdeki bir yere. Yanında da minik bir etiket ‘Salonunuzun havasını değiştiren, %100 el yapımı, hızlı kargoyla kapınızda’. Güzellik bile hızlı kargo kıskacına girmiş arkadaş, ne konuşuyoruz ki daha. Oysa benim çocukluğumda, hani hatırlıyorum ilkokulda falan, öğretmenimiz bizi resim dersinde bir papatya çizdirirdi, ne işe yarayacak o papatya? Hiç! Ama orada olmak zorunda, çünkü içimizi ferahlatıyor, işte o an her şey o çizdiğimiz uyduruk papatya kadar saf ve faydasızdı.

A surreal painting of a clock with melting numbers and gears turning into blooming flowers, set against a backdrop of a sterile, minimalist office space, highlighting the conflict between time/efficiency and organic beauty.

Peki ya ruhumuz? Onu nasıl verimlilik cetveline sokacağız? Ya da ne bileyim, bir şiirin içimizi titretmesini kaç kaloriye eşdeğer sayacağız? Ya da bir heykelin sessiz çığlığını kaç desibel faydalı sese dönüştüreceğiz ki? Sanki o güzellik dediğin şey, o sanat dediğin, bizim ruhumuzun nefes aldığı son kalan oksijenmiş gibi geliyor bana. Hani böyle boğulurken son bir kez derin bir nefes almak gibi. Onu da aldılar mı bizden, geriye ne kalır ki hani ne anlamı var yaşamanın? Sadece ‘üretmek’ mi? Sadece ‘tüketmek’ mi? Yok canım, insan dediğin bu kadar basit olamaz. Olamamalı. Ama gel gör ki, durum bu.

Modern çağın acımasız dişlileri arasında sanat, sanki böyle bir lüks, bir engel gibi görülüyor. “Ne işimize yarayacak ki bu şimdi?” ya da “Bununla para kazanabilir miyiz?” soruları beynimizin orta yerinde bir çekiç gibi inip kalkıyor. Fayda odaklı bir yaşam, her şeyi bir ürüne dönüştürmeye mecbur bıraktı bizi. Sanat eserleri de müzelerden, atölyelerden çıkıp yatırım aracına dönüştü bir anda. Yani bir tablo artık sadece bir tablo değil, o senin portföyündeki bir değer, prim yapacak bir hisse senedi falan gibi bakılıyor. Ne acı ama değil mi?

Hani böyle oturuyorum bazen, soğuk bir kış akşamında, pencereden dışarı bakıyorum, yağmur yağıyor, damlalar cama çarpıyor, ritmik bir ses. İşte o an hani o an var ya, o ses de bir sanat eseri, o damlaların dansı da, cama yansıyan sokak lambasının soluk ışığı da. Peki bunlar ne işe yarıyor? Hiç! Hiçbir faydası yok. Ama o an, içimde bir yerlerde bir şeyleri uyandırıyor, bana yaşadığımı hissettiriyor. Bu ‘faydasız’ anları kaybetmek… İşte gerçek infaz bu bence. Ruhumuzun infazı.

A person's hand reaching out towards a vibrant, abstract painting, their fingers almost touching the canvas. The background is blurred, suggesting the person is lost in contemplation, disconnected from the surrounding world.

Şu “işe yaramayan” güzellik tanımı bile başlı başına bir tuhaflık. İşe yaramamak ne demek? Her şey illa ki bir şeye mi yaramak zorunda? Nefes alıp vermek işe yarıyor mu mesela? Hayatta kalmak için evet ama onun ötesinde ne? Sadece yaşamaktan, sadece var olmaktan zevk almak, bir şeyin sırf güzel olduğu için var olmasına izin vermek lüks mü oldu şimdi? Böyle düşününce, sanki biz insanlığı, insan olmaktan çıkıp böyle büyük bir makinenin küçük, optimize edilmiş birer parçasına dönüşmüşüz gibi geliyor. Hani robot gibi, sadece işlevsellik, işlevsellik.

Belki de haklılardır hani gerçekten faydasızdır bu sanat falan. Belki de bir avuç romantik hayalperestin boş hevesleridir tüm bunlar. Ne bileyim, o şiirler, o resimler, o müzikler… Hepsini toplayıp yakıp, yerine daha verimli şeyler koysak, mesela daha fazla fabrika mı inşa etsek, ya da daha hızlı işlemciler mi üreten yerler kursak. Aman, kimin umurunda. Ama içimdeki bir ses, o soğumuş çay tadındaki gerçekler kadar acı bir şekilde, “hayır, hayır bu doğru değil” diye bağırıyor sürekli. Duymazdan gelmek çok zor bazen. Özellikle sabah erken kalkıp güne başlarken, o ilk kahvenin kokusu… O bile bir sanat eseri bence.

Aslında şey var, hani bu durumun bir de dili unutturma boyutu var. Sanat dediğin, bazen kelimelerin yetmediği yerde devreye giren bir dil değil mi? Bir resim, bir heykel, bir müzik parçası, binlerce kelimeyle anlatılamayacak şeyleri fısıldar sana. Ama biz şimdi bu fısıltıları duymak yerine, ‘hızlı kazanç’ tabelalarına, ‘en uygun fiyat’ etiketlerine bakmaktan sağır olduk sanki. O dilsiz dilin yerine, pazarlama sloganlarının gürültüsü, verimlilik raporlarının anlamsız grafikleri aldı. Yani bu dili kaybetmek, insanlığın bir kısmını kaybetmek değil midir? Hani böyle en derindeki, en kırılgan yanımızı?

A street artist sitting alone amidst a bustling city square, painting a vibrant mural on a dilapidated wall. Passersby are mostly ignoring him, engrossed in their phones or rushing past, symbolizing the modern world's indifference to 'useless' beauty.

Bazen düşünüyorum bu yapay zekalar falan da şimdi şiir yazıyor resim çiziyor hani tam da bu yüzden mi çıktı ortaya. Bizim unuttuğumuz, önemsemediğimiz dilleri onlar mı konuşmaya başlayacak? Hani biz “işe yaramaz” diye bir kenara attık, onlar da “aa bakın burada ne güzel bir şey varmış” diye alıp bize mi sunacaklar tekrar. Hem de daha optimize edilmiş, daha verimli halleriyle. Aman neyse.

Bilemiyorum. Ya da vazgeçtim, aslında öyle değil. Bu sadece bir kaçış. Gerçek sanat, o hani böyle içine işleyen, seni değiştiren, dönüştüren, ruhunu hoplatan şey, o her zaman bir şekilde yolunu bulur bence. O pazarlama sloganları, o fayda grafikleri, o verimlilik raporları ne kadar yüksek sesle bağırırsa bağırsın, o sessiz çığlık, o fısıltı hep orada olacak. Belki daha az insan duyacak, belki daha az insan önemseyecek ama… Tamamen silinemez, değil mi? Yani umarım. Yoksa ben de yavaş yavaş bu “faydasız güzelliğin” ne anlama geldiğini unutmaya başlarım ve o zaman cidden yandık demektir. O zaman bir bardak su alıp öylece oturmaktan başka çare kalmaz.

Neyse, gideyim de bir kahve daha koyayım kendime. Belki o zaman kafam biraz daha açılır, bu karmaşık dünya biraz daha anlam kazanır. Kim bilir…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x