Shopping cart

Magazines cover a wide array subjects, including but not limited to fashion, lifestyle, health, politics, business, Entertainment, sports, science,

PatronPatron
  • Anasayfa
  • Köşe Yazıları
  • Dünyanın Yeni Düşmanı: Demokrasi Yorgunluğu ve Otoriter Rejimlerin Yükselişi ÖZET: Bir zamanlar ‘tarihin sonu’ olarak müjdelenen liberal demokrasiler, bugün …

Dünyanın Yeni Düşmanı: Demokrasi Yorgunluğu ve Otoriter Rejimlerin Yükselişi ÖZET: Bir zamanlar ‘tarihin sonu’ olarak müjdelenen liberal demokrasiler, bugün …

10 Mart 2026 • 08:00 Sefa Mağat 1

Liberal demokrasiler, hani şu “tarihin sonu” dedikleri, başka da yol yokmuş gibi pazarladıkları sistem… Ne bileyim ben, bir zamanlar böyle kulağa hoş geliyordu da şimdi? Resmen midem ağrıyor şu konuyu düşününce, sürekli bir şeyler bir yerlerden patlıyor gibi değil mi ya?

Ya da şöyle diyeyim mi, şey, hatırlıyor musunuz o eski günler? Hani duvarlar yıkılırken, “artık herkes özgür olacak, oy verecek, istediğini söyleyecek!” diye nara atanlar vardı ya, sanki evrenin sırrı çözülmüş de biz bilmiyormuşuz gibi? Ne oldu peki, ha? İşte o günler bitti, o film koptu o zaman anladınız mı? Şimdi ortada demokrasi yorgunluğu denen bir şey var, bildiğin pandemiden beter, virüs gibi yayılıyor ruhumuza.

İnsanlar bıktı, usandı galiba. Sürekli sandığa git, sürekli bir umut bekle, sonra aynı tas aynı hamam, hatta daha beteri olunca, ne bileyim, bir yerden sonra insan gerçekten pes eder. Geçen bakkaldan ekmek alırken genç bir çocuğun suratına baktım, boş boş, hayattan bir beklentisi yok gibiydi. Ne alaka şimdi değil mi, ama o an aklıma bu geldi işte. Hani, siyasetle hiç ilgilenmese bile, o yorgunluk, o bitkinlik halini görüyorsun her yerde, sokakta, otobüste, evde televizyon karşısında…

Ne kadar absürt ama, hani bir zamanlar demokrasi uğruna ölüp bitenler, şimdi en ufak bir “sıkı yönetim” lafına ya da “güçlü lider” fantezisine can atar oldu. Ne oldu bize böyle, çayımız soğudu herhalde? Yoksa yıllardır alttan alta kaynayan bir şeyler mi vardı da biz mi fark edemedik, yoksa gözümüzü mü kapattık? Açıkçası, ben de bilmiyorum. Belki de bu kadar karmaşık şeylerle uğraşmak, sürekli düşünmek, tartışmak, yormuştur insanları? Hani öyle pat diye, tek bir çözüm, tek bir adam gelsin de her şeyi düzeltsin beklentisi… Bu kadar mı kolay ya her şey, gerçekten mi????

Sahi, demokrasiyi bize kim sattı böyle, paketleyip de hani “alın size özgürlük, huzur, refah!” diye? Sanki böyle, şey, sihirli bir değnek gibi. Ama ne değneği kardeşim, değnek falan yok, bildiğin koca bir sopa var elimizde, onunla da birbirimize giriyoruz resmen. Şuna bakar mısınız, liberal demokrasiler dediğimiz şey, bir yandan kendi içinde çatır çatır çatlarken, bir yandan da otoriter rejimler diye eleştirdiğimiz ne varsa, hop, yükseliyor, popülerleşiyor, alkış topluyor üstelik.

Eee, N’oldu Şimdi Bu “İnsan Hakları” Falan Masalına?

Hani böyle, şey, “bütün insanların hakları var, herkes eşittir, ifade özgürlüğü kutsaldır” falan derlerdi ya. Ne bileyim, hatırlıyorum da ilk üniversiteye girdiğimde falan, bu konuları hararetle tartışırdık arkadaşımla, sabahlara kadar sigara dumanı içinde. Hey gidi günler, şimdi o arkadaşım memur oldu, sabah sekiz akşam beş, kafası rahat. Belki de haklı, kim uğraşacak bu kadar kafa yoran meseleyle.

A weathered, cracked statue of Lady Justice with a blindfold slightly askew, revealing one tired eye, standing amidst modern, dilapidated city buildings under a smoggy sky.

Şimdi mesela, Avrupa’ya bakıyorsun, Amerika’ya bakıyorsun, hani dünyanın demokrasi bekçileri falan ya. Kendi içlerinde bile bir sürü faşist, ırkçı, otokratik eğilimler baş göstermedi mi ya? Hem de öyle bir baş gösterme ki, bildiğin kafalarını uzatıp “buradayız!” diye bağırıyorlar. Kime ne anlatacaksın şimdi, hani o bizim mahalledeki kahve köşesinde “ama Batı’da öyle mi, adamlar ne kadar medeni” diyen amcaya ne cevap vereceksin? Diyemezsin ki bir şey, haklı da çıkabilir adam, çünkü bakıyorsun, Batı’nın kendisi de şaşkın, ne yapacağını bilmiyor, kendi içindeki bu çürümeye çare bulamıyor gibi.

Yani ne bu şimdi, bir paradoks mu? İnsanlar özgürlükten mi korkar oldu, sorumluluktan mı kaçar oldu? Hani böyle, “biri gelsin de bizim yerimize düşünsün, karar versin, biz de sadece itaat edelim, sorgulamayalım” mı diyor iç sesimiz? Bu çok korkunç bir şey bence, çünkü bu dediğin şey aslında insan olmaktan vazgeçmek gibi bir şey, sorgulamadan yaşamak, hani sürü psikolojisi falan derler ya, işte tam da o. Ama bunu bilerek mi yapıyorlar, yoksa gerçekten bunaldılar mı, sıkıldılar mı o sürekli bilgi bombardımanından, o sürekli “doğruyu bulma” derdinden…

Aslında tam tersi belki de, bilmiyorum ya… Belki de demokrasi, özellikle bu dijital çağda, bu kadar hızlı bilgi akışının olduğu bir ortamda, evrilemedi, adapte olamadı. Hani o eski, yavaş işleyen, gazetelerin akşam geldiği, haberlerin ertesi gün öğrenildiği dünya için tasarlanmış bir sistemdi. Ama şimdi? Bir tweetle dünya değişiyor, bir anda yalan bir haberle insanlar sokağa dökülüyor. Buna dayanabilecek bir sistem mi bu? Yoksa bu kadar belirsizlik içinde, birilerinin çıkıp “ben her şeyi hallederim, merak etmeyin, yola devam” demesi daha cazip mi geliyor?

Şey, düşünsene, hani biz böyle her şeyi tartıştıkça, fikirler çarpıştıkça, bir yandan da birileri gelip “susun, ben biliyorum” diyor. Ve insanlar da sanki yıllarca o tartışmalardan, o gürültüden yorulmuş gibi, “tamam” diyor. Şahsen ben, şey, benim midem kaldırmıyor böyle şeyleri. Ama ne yapacaksın ki? Bir yandan da o kadar insan yanılıyor olamaz mı yani?

A diverse group of people, with tired and bewildered expressions, standing in front of a giant, crumbling hourglass. Sand is pouring rapidly from the top chamber, almost empty, to the bottom, nearly full.

Hani bir de şu var, otoriter rejimler dediğimiz şeyler, evet, insan hakları, özgürlük falan konusunda karneleri pek parlak değil. Ama, şey, bazen de böyle, “işleri yoluna koyma” konusunda bir başarı hikayesi sunmuyorlar mı? Hani “düzen geldi, ekonomi biraz toparlandı, güvenlik sağlandı” falan diye. Ve insanlar da bunca karmaşa içinde, birazcık olsun, bir nebze olsun, o düzene, o güvenliğe, o stabiliteye mi sığınıyorlar? O bile yetiyor galiba onlara, özgürlüğün, ifade hürriyetinin önüne geçiyor bazen bu basit ihtiyaçlar, ya da vazgeçtim, temel güdülerimiz mi desek?

Yok ya, ne alakası var şimdi… Temel güdü falan değil bu, bildiğin bezginlik. İnsanlar artık kavga etmek istemiyor, tartışmak istemiyor, sürekli bir şeyleri savunmak istemiyor. Birileri gelsin de “benim için seçimi de yapsın, ekonomiyi de düzeltsin, hatta benim için düşünsün de” diyen bir kitle mi oluştu acaba? Bu durum çok tehlikeli, çok endişe verici. Çünkü bir kere o yola girdin mi, geri dönüşü zor. Hadi bakalım, ne olacak şimdi, nereye varacak bu işin sonu? Bilmiyorum, valla billa bilmiyorum.

Ya da belki de biz yanılıyoruzdur. Belki de asıl medeniyet, asıl ilerleme dediğimiz şey, bu kadar karmaşık bir şey değil. Belki de birileri, biz farkında bile olmadan, çok daha basit, çok daha ilkel bir düzene doğru evriliyoruzdur, geri dönüyoruzdur? Valla ben artık bu kadar teorik düşünmekten falan yoruldum. Bir ara çok severdim böyle kafa yormayı da, insanı yıpratıyor arkadaş. Hadi diyelim ki haklılar, tamam. Ne olacak peki? Hepimiz koyun gibi mi yaşayacağız? Ya da yaşayacaklar, benlik durum pek parlak değil…

A lone figure, wearing a worn trench coat and looking pensive, walks down a dimly lit, narrow alleyway in a city, with shadows stretching long and distorted.

Şey, bu kadar saçmaladıktan sonra toparlayacak bir şeyim de yok açıkçası. Zaten toparlasak ne olacak ki, sanki dünya düzelecek. Bilmiyorum, en iyisi gidip kendime bir fincan demli çay daha koyayım ben, soğumuş çay tadındaki gerçekler de bir yere kadar katlanılır oluyor sonuçta. Ama neyse…

E-Posta
Sefa Mağat
0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments

İlgili İçerikler

0
Would love your thoughts, please comment.x