Dijital Linç ve Affedilmez Toplum: Modern İnsanın Merhameti Nereye Kayboldu?

Şimdi düşünüyorum da hani, eskiden böyle bir hata yapardın, rezil olurdun falan evet, olurdu öyle şeyler ama bir de affedilme denen bir mertebe vardı ya da ne bileyim, birileri durup bir nefes alıp ‘Tamam, anladık hata yaptı çocuk/kadın/adam’ derdi. E peki şimdi ne oldu? Nereye gitti o koca yürekli, insanı insan yapan özellik? Bilmiyorum, hakikaten çözemiyorum bu işi.
O Linç Dedikleri Şey, Eskiden Köy Meydanında Mıydı Ne
Bak mesela, geçenlerde otobüste gidiyorum, camdan dışarı bakıyorum, böyle daldım gitmişim hani, şehir akıyor önümden, bir anda aklıma geldi bu mevzu. Ya eskiden biri bir yanlış yapsa, mahallede, köyde konuşulurdu, doğru. Dedikodu olurdu, ayıplanırdı. Ama sonra bir zaman sonra durulurdu o işler. En kötü, taşınırdın başka yere, yeni bir sayfa açardın. Şimdi! Şimdi öyle mi? Bir tuşa basıyorsun, dünyanın öbür ucundaki adam senin yıllar önceki bir yanlışını, bir anlık gafletini ya da hadi diyelim, salaklığını alıp hop, koyuyor önüne, tüm evren görüyor, yargılıyor, linç ediyor. Affedilmez, bitiriyor hayatını. Yani ne bileyim, insanız be arkadaş, hata yaparız, yapmayana taş atsınlar derlerdi hep, şimdi kimse taş atacak mecal bulamadan herkes birbirinin üstüne beton döküyor resmen, taş mı kaldı Allah aşkına, ne taşı!
Hani bir de, bir şey paylaşıyorsun hemen altına binlerce yorum, “o zaman öyle demeseydin,” “bunu nasıl yaparsın,” “toplum dışına atılmalı,” “idam edilsin.” İdam ne ya?! Bir tweet yüzünden, bir laf yüzünden. Sanki hayatında hiç yanlış bir şey söylememiş, hiç pot kırmamışlar gibi, hani insan şaşırıyor, bu kadar kusursuz mu herkes? Ya da değil de, sadece başkalarının kusurlarıyla tatmin oluyorlar, garip. Böyle bir açlık, bir doymazlık var yargılamaya, aşağılamaya karşı. Anlamıyorum, içimizdeki o en ilkel vahşet mi hortladı, nedir bu şimdi? Eski çağlardaki arenada gladyatör izler gibi izliyoruz birbirimizi parçalamalarını, üstelik bunu sadece seyretmekle kalmıyor, alkışlıyoruz, o arenanın kumlarını kanla boyuyoruz kendi parmaklarımızla.
Ya da vazgeçtim, öyle değil belki de. Belki de bu kadar hızlı akışta kimsenin durup düşünmeye, anlamaya vakti kalmıyor. Hani o meşhur “bir de onun tarafından dinleyelim” lafı var ya, şimdi kim dinleyecek? Bir sonraki skandala geçmek için can atıyor herkes. Dikkat süreleri, böyle bir şeye odaklanmaya bile izin vermiyor sanki, ne bileyim. Geçenlerde mesela, kahvemi içerken telefona bakıyordum yine, böyle bir haber çıktı karşıma, işte “filanca ünlü şöyle yapmış!” hemen yorumlar yağmış alt alta, millet coşmuş, sövüyor, sayıyor. Sonra bir de baktım, haberin aslı öyle değilmiş, yanlış anlaşılma olmuş. Ne oldu peki? O yorumları yazanlardan kaçı döndü de “aa, özür dilerim” dedi? Sadece bir tane, evet sadece bir tane yorum gördüm “yanlış anlamışım” diye. Bir tane! Geri kalan binlercesi buhar oldu gitti. İşte bu tam da bu, canımı sıkan şey. O kadar kolay yargılayıp, o kadar zor geri adım atmak.

Affetmek Bir Zayıflık Mıdır Şimdi?
Bana mı öyle geliyor, yoksa affetmek, merhamet göstermek, ikinci şans vermek falan, bunlar sanki artık bir “zayıflık” belirtisi gibi mi algılanıyor? “Vay efendim, hala o adama mı acıyorsun,” “Ama o sana bunu yapmıştı, nasıl unutursun?” Hep böyle bir gazlama hali. Kinciliği, öfkeyi, intikamı yücelten bir garip ruh hali. Ben hep düşünürüm hani, herkesin bir gün hata yapabileceği ihtimalini unuttuk mu biz? Kendi kendimize o “kutsal” dokunulmazlığı mı verdik? Kimse benim gibi mükemmel olamaz, kimse hata yapamaz, yaparsa da ölene dek bedelini ödesin, öyle mi? Yani, ne bileyim, ben de yapıyorum bazen salaklıklar, hatta geçen hafta markette sıra beklerken aklıma geldi, hani telefonum çalmıştı da, konuşurken yanlışlıkla bir teyzenin arabasına kendi aldığım peyniri koymuşum, teyze de fark etmemiş. Sonra ben öderken baktım benim peynir yok, teyze de ödemiş gitmiş. Ne kadar saçma bir durum değil mi? Bir anlık dikkatsizlik, tamamen masum. Şimdi bu olay sosyal medyaya düşse, “peynir çalan Sefa,” “yaşlı kadının peynirini çaldı,” falan diye başlıklar atılır, ben de linç edilirim kesin. Bak şimdi bak, bu kadar basit bir şeyden bile ne kadar büyük olay çıkarılabilir. Korkunç.
Bir de hani, bu “ahlak bekçiliği” denen şey var. Böyle klavye başına geçmiş herkes, kendisini bir ahlak abidesi ilan etmiş, başkalarının hayatına, tercihlerine, sözlerine ahkam kesiyor. Sanki kendi hayatları böyle pürüzsüz, tertemiz. Yok ya, ne alakası var şimdi. Herkesin illaki vardır bir günahı, bir ayıbı, bir yanlışı. Ama o kendi köşesinde dururken, başkasının kini, nefreti üzerine inşa edilmiş bu “haklı olma” hali, çok yorucu değil mi? Bir zamanlar “vicdan” dediğimiz şey, şimdi kaç tıklamadan sonra yok oluyor? Cevap: Tek tık. Çok basit değil mi? Tek tıkla bir insanı silebilirsin, yok edebilirsin, hayatını mahvedebilirsin. Sonra? Sonrası tufan. Ama kimin tufanı, kimin umurunda?
Şey, aslında tam tersi bir düşüncem de var ama neyse… Hani belki de, bu kadar kolay ulaşılabilir olmak, bu kadar şeffaf olmak, insanları daha dikkatli olmaya itiyordur. Daha az hata yapmaya, daha düşünceli olmaya, falan. Ama ben buna inanmıyorum, yok. Çünkü görüyoruz ki, bu sadece daha çok korkuya, daha çok kine ve daha az samimiyete yol açıyor. Herkes bir şey derken kırk kere düşünüyor, otosansür mekanizması tavan yapmış durumda. Bu da bizi daha samimiyetsiz, daha yapmacık insanlara dönüştürüyor. Olduğumuz gibi konuşamıyoruz, hissedemiyoruz. Sürekli bir tetikte bekleme hali, aman bir yanlışım olmasın, aman birileri beni çekip aşağıya indirmesin. E bu da yaşamak mı şimdi, bu neyin modern köleliği? Özgürlük dedikleri şey, her tıklandığında bir parça daha mı gidiyor bizden? İşte bu sorular, kafamı kurcalıyor.

İnsanlık, Kendi Yarattığı Yargı Mekanizmasında Boğuluyor Muş
Kendi kendimize ördüğümüz bu hapishanede, parmaklıkları da, gardiyanları da biziz. Ve en kötüsü, kimse kendini güvende hissedemiyor. Çünkü bugün bir başkasını linç eden o “haklı” kalabalık, yarın seni de yakalayabilir, değil mi? Zaten olay da bu değil mi? Herkes birbirinin potansiyel hedefi. Böyle bir toplumda nasıl yaşayacağız, nasıl merhamet göstereceğiz, nasıl güveneceğiz birbirimize, bilmiyorum ki. Hani çocuklara hep öğretirler ya, “hata yapmak insan işidir,” “önemli olan ders çıkarmak ve telafi etmek.” Bu dijital arena, bu “affedilmez toplum” falan filan, tam tersini öğretiyor. Hata yapma, yaparsan öl, bit. İkinci şans mı? O ne ki, öyle bir şey mi vardı ya?
Neyse. Çok konuştum yine. Bazen diyorum ki, belki de ben fazla dramatikleştiriyorumdur bu durumu, belki de bu sadece “yeni normaldir” ve ben yaşlı kafamla ayak uyduramıyorumdur, hani. Ama içimdeki bir ses, o kadar kolay affetmiyor bu durumu. Bir şeyler çok yanlış gidiyor. Çok ama çok yanlış. Ve hepimiz, bu çarkın dişlileri arasında eziliyoruz, eziliyoruz işte, daha nereye kadar sürecek bu. Bilmiyorum ki! Bazen diyorum kapat telefonu, çık git dışarı, mis gibi hava var, kuşlar ötüyor, gerçek insanlara bak, gülümsüyorlar. Sonra yine dönüyoruz aynı şeye. O ekrana, o sonsuz yargıya, o merhametsizliğe, o soğuk, tik tak eden dijital vicdanlara.

Gidip bir çay koyayım en iyisi. Belki de bir demlik çay, bu karmaşık düşünceleri biraz olsun yatıştırır…












