Dava Açmak Kolay, Bitirmek Zor: Hukukta Zamanın Önemi ve Uzlaşmanın Değeri

Hukuki bir uyuşmazlıkla karşı karşıya kaldığınızda akla gelen ilk adım genellikle dava açmaktır. Çoğu kişi veya şirket için dava açmak basit bir işlemdir: Dilekçe hazırlanır, başvuru yapılır ve süreç başlar. Ancak asıl mesele, bu sürecin ne kadar süreceği, hangi aşamalardan geçeceği ve sonunda hangi sonuçları doğuracağıdır. İş dünyasında sık sık gözden kaçan bu nokta, haklı olmanın tek başına yeterli olmadığını gösterir.
Uygulamada birçok dava, açıldığı ilk andaki basit görünümünden uzaklaşır. Örneğin bir alacak davası düşünelim: Başlangıçta sadece birkaç belge ve yazışma ile çözülmesi beklenen dosya, bilirkişi raporları, itirazlar, temyiz süreçleri ve usuli tartışmalar nedeniyle yıllara yayılan bir dosya haline gelmektedir. Taraflar, başlangıçta öngördüklerinden çok farklı bir süreçle karşı karşıya kalır. Bu noktada dikkat edilmesi gereken unsur, sadece hukuki haklılığın değil, sürecin yönetiminin de belirleyici olduğudur.
Zaman faktörü, davanın maliyeti kadar önemlidir. Dava süreci uzadıkça taraflar hem maddi hem de psikolojik olarak yıpranır. Şirketler açısından, davanın uzun sürmesi nakit akışını etkiler, yönetim kararlarını geciktirir ve operasyonel kaynakları daha farklı alanlara yönlendirmeyi gerektirir. Bireyler için ise yıllar süren bir hukuki mücadele, hem enerji hem de zaman kaybına yol açar. Bu nedenle bir davanın sadece açılması değil, sürecin doğru yönetilmesi de stratejik bir karardır.
İş dünyasında özellikle alacak tahsilinde bu durum daha net bir şekilde görülür. Alacağın tahsil edilememesi, çoğu zaman görünür bir kayıp yaratmaz. Asıl maliyet, alacağın yıllar sonra tahsil edilmesinden kaynaklanır. Örneğin, üç yıl süren bir dava sonunda alınan 100 bin TL’lik alacak, sürecin başında elde edilseydi sağladığı faydayı sağlamaz. Enflasyon, faiz oranları, yatırım fırsatları ve şirketin o dönemdeki nakit ihtiyacı göz önüne alındığında, tahsil edilen bu tutar gerçek anlamda değer kaybetmiş olur. Yani, hukuken kazanılmış olsa da ekonomik anlamda kayıp yaşanır.
Bu nedenle iş dünyasında taraflar, sadece “haklıyım” zihniyetiyle hareket etmek yerine, davanın süresini, maliyetlerini ve tahsil süresini göz önünde bulundurmalıdır. Bazen daha düşük ama hemen alınacak bir ödeme, yıllar sonra alınacak büyük bir kazançtan daha değerli olabilir. İşte bu noktada, uzlaşma ve arabuluculuk kültürü öne çıkar.
Uzlaşma çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki haklı olunan bir noktadan geri adım atılmış gibi algılanır. Oysa uzlaşma, bilinçli bir tercihtir. Taraflar riskleri, maliyetleri ve belirsizlikleri hesaplayarak, davanın uzun süreceğini ve kayıpların artabileceğini öngörür. Bu yaklaşım, hakka ve hukuka karşı zayıflık değil; tam tersine, sürecin akılcı yönetimidir. Arabuluculuk ve uzlaşma, iş dünyasında bu nedenle giderek güçlenen bir kültür haline gelmiştir. Çünkü gerçek kazanç, sadece haklı olduğunuz dosyada değil, haklarınızı zamanında ve güvenli şekilde alabilmekte yatar.
Mahkeme kararı ile bugünkü çözüm arasındaki fark da bu noktada belirleyici olur. Yıllar sonra alınacak bir mahkeme kararı, nominal olarak doğru bir çözüm sunabilir, ancak fiilen taraflara beklenen faydayı sağlamayabilir. Oysa bugün yapılacak bir anlaşma, hem belirsizliği ortadan kaldırır hem de tarafların nakit ve operasyonel planlamasını güvence altına alır. Bu nedenle bir uyuşmazlıkta sorulması gereken sadece “kim haklı?” değil, aynı zamanda “hangi yol daha doğru?” olmalıdır.
Sonuç olarak, dava açmak kolay, bitirmek zordur. Haklı olmak elbette önemlidir, ancak iş dünyasında asıl değerli olan, hukuki hakları doğru zamanda ve kontrollü şekilde kullanabilmektir. Uzlaşma, arabuluculuk ve alternatif çözüm yolları, yalnızca zaman ve maliyet kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda ilişkileri korur ve şirketin sürdürülebilirliğine katkı sağlar. Hukuk, bu stratejik düşünceyle uygulandığında gerçek işlevini yerine getirir ve sadece dava kazanmak değil, hakka zamanında ve verimli şekilde ulaşmak mümkün olur.










