Daha akıllı cihazlar daha mı aptal kullanıcı istiyor?
Geçen hafta yeni bir akıllı süpürge aldım. Hani şu kendi kendine evi süpürüp şarj istasyonuna dönenlerden. Kutuyu açtım, fişe taktım, mobil uygulamasını indirdim. Buraya kadar her şey ‘akıllı’ ve ‘kolay’ gibi duruyordu. Ama sonra başladı macera. Uygulama, süpürgeyi tanımadı. Bluetooth mu açık değil, Wi-Fi 2.4 GHz mi değil, yoksa benim router’ım mı onu sevmedi? Yarım saat uğraştım. Evin haritasını çıkarması için bir tur attırdım, sonra o haritada sanal duvarlar çizdim, ‘buraya girme’, ‘şurayı pas geç’ dedim. Neredeyse bir mimar kadar kat planı çalıştım. Süpürgeyi çalıştırmadan önce kahvem soğudu, işe geç kaldım. Tüm bu “zaman kazandıran” teknoloji, bana ekstra bir mesai çıkardı.
Bu, sadece bir süpürge hikayesi değil aslında. Bu, son yıllarda hayatımıza giren her yeni ‘akıllı’ cihazın, her ‘basitleştirilmiş’ arayüzün, her ‘sezgisel’ uygulamanın ortak kaderi. Bize sürekli daha fazla zaman vaat ediyorlar, daha az çaba, daha az düşünme. Ama gel gör ki, biz sürekli bir şeyleri kurcalıyor, ayarlıyor, yeni bir özellik öğreniyor, eski bir bug’ın çözümünü arıyor, ya da “neden böyle oldu şimdi bu?” diye kafa patlatıyoruz.
Neden? Gerçekten neden bu kadar meşgulüz? Hani her şey daha kolay olacaktı? Hani teknoloji bizim yerimize düşünecekti? Sanırım sorun tam da burada başlıyor: teknoloji bizim yerimize düşünürken, biz onun nasıl düşündüğünü anlamaya çalışmakla meşgul oluyoruz.
Bir yazılımcı gözüyle bakınca, bu durumun kökeninde yatan bir çelişki var. Ürün tasarımcıları, ‘kullanıcı deneyimini’ basitleştirmek adına, çoğu zaman karmaşıklığı sadece bir katman aşağıya itiyorlar. Ön yüzde pürüzsüz, minimal bir arayüz var. Harika. Ama o arayüzün arkasında yatan karar ağaçları, bağlantı protokolleri, veri akışları… İşte o kısım, genellikle kullanıcının gözünden gizleniyor. Ve o gizlenen karmaşıklık, bir noktada sızıntı yapmaya başladığında, işte o zaman ‘basit’ denen şey bir kabusa dönüşüyor.
Mesela, akıllı telefonlarımız. Her yeni güncelleme, ‘yenilikler ve iyileştirmeler’ vaat ediyor. Ama kaçımız o ‘iyileştirmelerin’ ne olduğunu gerçekten anlıyoruz? Yeni bir jest mi geldi? Eski bir ayar yeri mi değişti? Bir uygulama artık farklı bir izin mi istiyor? Her seferinde, beynimizin bir köşesi, bu yeni kurallara adapte olmak, yeni yolları ezberlemek zorunda kalıyor. Küçük bir bilişsel yük gibi duruyor ama bu yükler birikiyor, birikiyor ve sonunda zihinsel bir yorgunluğa dönüşüyor.
Şunu da söyleyeyim ki, bu durumun sorumluluğu sadece teknoloji devlerinde değil. Biz de bu oyunun bir parçasıyız. Sürekli en yeniye, en akıllıya, en ‘pro’ olana sahip olma arzusuyla yanıp tutuşuyoruz. Eski telefonumuz belki hala gayet iyi çalışıyor ama yeni modelin ‘daha iyi kamera’ veya ‘daha hızlı işlemci’ vaadi, bizi bir anda o öğrenme ve adapte olma döngüsüne geri sokuyor. Tüketimin bu hızı, aslında bizim kendimizi sürekli ‘eğitmen’ moduna sokmamızı gerektiriyor.
Peki, bu ‘akıllı’ cihazlar gerçekten bizi daha mı akıllı yapıyor, yoksa sadece daha mı aptal kullanıcılar istiyor? Belki de ikisi de değil. Belki de bizi daha ‘bağımlı’ kullanıcılar haline getiriyorlar. Her şeyi onlar için yapmaya alışmış, ama aslında onların nasıl çalıştığını anlamaktan giderek uzaklaşan, sadece ‘tıklayan’ ve ‘kaydıran’ varlıklar. Bir sorun çıktığında, hemen Google’a koşup “X cihazı Y hatası veriyor” diye aratmaktan başka çaremiz kalmıyor. Kendi başımıza problem çözme yeteneğimizin yerini, ‘internette arama’ ve ‘fabrika ayarlarına döndürme’ alıyor.
Geçenlerde bir arkadaşım, “Akıllı ev sistemimi kurarken, beynimden daha çok kablo şeması çizdiğimi fark ettim,” dedi. Bu, benim de sıkça yaşadığım bir his. Bir şeyleri basitleştirmek için tasarlanan bir sistemin, aslında bizden daha fazla mühendislik bilgisi talep etmesi ironik değil mi? Sanki her yeni cihazla birlikte, biz de farkında olmadan birer IT uzmanı, birer ağ yöneticisi ya da en azından birer sabır küpü olmak zorunda kalıyoruz.
Bu, bir nevi dijital illüzyon. Bize sunulan kolaylık, aslında bir başka yerde bizden çalınan zamanın ve zihinsel enerjinin bedeli. O ‘basit’ arayüzün altında yatan karmaşıklık, bir gün mutlaka yüzeye çıkıyor ve bizden bir bedel talep ediyor. Bu bedel, genellikle boşa harcanan zaman, artan stres ve giderek azalan bir ‘anlama’ yeteneği oluyor.
Neyse, konuya dönelim. Daha akıllı cihazlar, evet, belki de daha ‘aptal’ kullanıcılar istiyor. Ama ‘aptal’ kelimesi burada tam karşılığı değil. Daha doğrusu, daha ‘pasif’ veya daha ‘itaatkar’ kullanıcılar istiyor diyebiliriz. Kendi inisiyatifini kaybetmiş, her şeyi cihazın ‘zekasına’ bırakmış, ama o zekanın sınırları ve kaprisleri hakkında hiçbir fikri olmayan kullanıcılar. Ne kadar çok şeyi otomatikleştirirsek, o kadar çok kontrolü başkasına veriyoruz. Ve o kontrolü geri almak istediğimizde, işte o zaman gerçek karmaşıklıkla yüzleşiyoruz.
Belki de asıl akıllı olan, her yeni teknolojik yeniliğe körü körüne atlamadan önce, gerçekten bize ne kazandırıp ne kaybettireceğini sorgulamaktır. Çünkü bazen, eski, basit bir anahtar bile, tüm o akıllı ev sistemlerinden daha az baş ağrısı yapar.













