CPU Yarışı: At Arabasına Jet Motoru Takmak mı?

Geçenlerde arkadaşım Can, masaüstünü yenilemek istediğini söyledi. “Abi,” dedi, “i5’ten i7’ye geçsem uçurur mu makineyi? Hani şu en son çıkan, 14. nesil falan…” Yüzünde bir parıltı vardı, sanki gerçekten de o kutunun içinde bambaşka bir dünya gizliymiş gibi. Gülümsedim. “Uçurmaz Can,” dedim. “Belki biraz daha hızlı titrer, o kadar.”
Bu, benim yıllardır teknoloji köşemde dilime pelesenk ettiğim bir mevzu aslında: CPU yarışı. Her yeni nesil, daha fazla çekirdek, daha yüksek saat hızı, daha bilmem ne mimarisi… Pazarlama departmanlarının bayram ettiği bir dönem. Ama gel gör ki, o parlak kutuların içinden çıkan işlemciler, ortalama bir kullanıcının deneyimine sahiden ne katıyor?

Hatırlıyorum, 90’ların sonu, 2000’lerin başı. O zamanlar işlemci değiştirmek, gerçekten bir devrimdi. Pentium’dan Pentium II’ye geçmek, sanki at arabasından otomobile binmek gibiydi. Programlar anında açılır, oyunlar akıcılaşırdı. Her yeni megahertz, hissedeceğin bir fark yaratırdı. O dönemden kalma bir refleks bu bizde, hâlâ her yeni CPU’nun aynı etkiyi yaratmasını bekliyoruz.
Ama artık öyle değil. Çok uzun zamandır değil. İşlemciler o kadar hızlı ki, çoğu zaman potansiyellerinin sadece küçük bir kısmını kullanıyoruz. E-posta mı okuyorsun? Tarayıcıda on beş sekme mi açık? YouTube’dan video mu izliyorsun? Hadi canım, bırakın allahaşkına. Kullandığınız işlemcinin %5’ini bile zorluyorsunuzdur.
Peki bu yarış kime yarıyor? Elbette, video render edenler, 3D modelleme yapanlar, ağır mühendislik simülasyonları çalıştıranlar, yazılımcılar olarak bizler, devasa kod bloklarını derlerken belki birkaç saniye kazanıyoruz. Bazen o birkaç saniye bile altın değerinde olabiliyor, kabul. Ama bu, genel kullanıcı kitlesinin yüzde kaçını temsil ediyor? Yüzde biri mi? Belki de binde biri?
Neyse, konuya dönelim. “At arabasına jet motoru takmak” benzetmesi tam da bu yüzden çıkıyor ağzımdan. Çünkü bilgisayarın yavaşlaması genellikle işlemciyle ilgili değil. Çoğu zaman RAM yetersizdir, SSD yerine hâlâ HDD kullanılıyordur, işletim sistemi şişmiştir, arka planda yüzlerce gereksiz servis çalışıyordur ya da en basitinden internet bağlantınız yavaştır. Siz jet motorunu takarsınız o at arabasına, ama tekerlekler çamurda dönmeye devam eder. Ne bileyim, belki de atın kendisi yaşlıdır artık.

Şunu da söyleyeyim ki, firmalar bunu gayet iyi biliyor. Ama ne yapacaklar? “Sizin şu anki işlemciniz gayet yeterli, yenisini almanıza gerek yok” mu diyecekler? Elbette demeyecekler. Her yıl yeni bir model, yeni bir mimari, yeni bir “devrimsel” özellik. İnsanları tüketmeye teşvik etmek zorundalar. Bu, kapitalizmin doğasında var. Bizim görevimiz de, bu pazarlama gürültüsünün ötesini görebilmek, gerçek ihtiyaçlarımızı belirleyebilmek.
Mesela Can’a dedim ki, “Senin i5’in gayet yeterli. Git kendine iyi bir SSD al, RAM’i yükselt. Bak o zaman makine nasıl uçuyor. Bir de üzerine temiz bir işletim sistemi kur, gereksiz ne varsa at.” Gözleri parladı, bu sefer başka bir parıltıydı o. Gerçekçi bir çözümün, somut bir iyileşmenin parıltısı. Çünkü bazen en büyük güncelleme, cebinden binlerce lira çıkarıp yeni bir kutu almak değil, elindekini optimize etmekten geçer.
Yoksa biz mi hâlâ 90’ların sonundaki o “daha hızlı” takıntısıyla yaşıyoruz? O zamanlar her yeni işlemci nesli bir vaatti, bir umuttu. Şimdi ise… şimdi daha çok bir ritüel gibi. Ya da belki de sadece bir alışkanlık.

Bazen düşünüyorum, acaba bu performans koşusu, biz teknoloji meraklıları için bir tür spor mu? Kimin makinesi daha hızlı açılıyor, kimin derlemesi daha kısa sürüyor… Oysa hayat, o birkaç saniyenin ötesinde bir yerlerde akıp gidiyor.
Belki de artık oturup, “Benim gerçekten neye ihtiyacım var?” diye sorma vaktidir. Jet motorları güzeldir, evet. Ama her at arabasının jet motoruna ihtiyacı yoktur.













