Büyük Zaman Körlüğü: Dünya, Anlık Gürültüde Geleceği ve Geçmişi Nasıl Kaybediyor?

Yahu biri bana anlatsın ne oluyor? Gerçekten, soruyorum. Şimdiki zamanda sıkışıp kalmak dediğimiz şey bu mudur? Bir akvaryumun içinde dönüp durmak gibi bir his var içimde, böyle camdan dışarı bakıyoruz da, görünen şey bulanık bir anlık gürültüden ibaret hep, hani o cama burnunu dayayıp da aslında hiçbir şeyi görememek gibi bir şey bu galiba ha? Böyle bir körlük sanki, anı yaşıyoruz, tamam da, sadece anı yaşamak mı bu, yoksa anın tiranlığına mı teslim olduk, bilmiyorum ki şimdi…
Bakın iş şurada başlıyor galiba: Geçenlerde, şey, marketteydi galiba, ya da banka sırası falandı, aklıma geldi. Önümdeki kadının telefonu sürekli titriyordu. Yeni bir haber, yeni bir kriz, yeni bir dedikodu, yeni bir indirim kuponu, her neyse. Sürekli, dur durak bilmeden. E, sonra ne oldu biliyor musunuz? Ben de kendime bakarken fark ettim. Benim de telefonum öyle, sürekli bir ‘pıt’ bir ‘bızz’ bir ‘ding-dong’. Sanki hayatın kendisi de böyle, bir sonraki bildirimi bekleyen bir uygulama gibi oldu, değil mi?
Yani ne oluyor? Eskiden, hani öyle eski de değil aslında, babamın falan anlattığı zamanlarda, bir şey olduğunda, oturup düşünürlermiş. Üzerine konuşurlar, tartışırlar, belki ertesi günkü gazeteyi beklerlerdi falan filan. Şimdi? Yok öyle bir lüks. Bir şey daha olmadan, daha bir olayın içinden çıkmadan, on başkası kapımıza dayanıyor, hepsi birbiriyle yarışıyor dikkatimizi çalmak için!
Geçmiş, Ne Geçmişi?
Geçmiş dediğin şey de öyle değil mi zaten? Tarih falan. Aman, canım. Kimin umurunda! Yüzüncü yıl mı? Hah, bir logoyla, birkaç sosyal medya postuyla halledilir. Sanki koca bir milletin hafızası, bir hafta süren, içi boş etkinliklerden ibaret. Ya da ne bileyim, birileri bir anıtın önünde poz verir, fotoğraflar çekilir, hah tamam işte, görev tamamlandı! Yaşasın geçmiş! Ama o anıtın neden orada olduğu, neyi temsil ettiği, hangi acılarla, hangi zaferlerle örüldüğü… Kimse oturup beş dakika düşünmez, düşünemez çünkü yeni bir hashtag bekliyor bizi, bir başka anlık gündem fırtınası vuruyor beynimize!

Bazen düşünüyorum, acaba gerçekten mi bu kadar unutkan olduk? Yoksa bize unutturuyorlar mı? Bir şeyleri hatırlamak, ders çıkarmak, büyük resme bakmak… Bunlar artık zor işler, meşakkatli. Halbuki insan zihni, hani öyle derler ya, geçmişten ders çıkarıp geleceğe yön vermek için evrilmiş falan diye. Şimdi, bakıyoruz da, biz evrimde geri vitese takmışız resmen. Şimdinin daracık penceresinden bakıp, geçmişi bir toz bulutu, geleceği de bir sonraki krizin sisli silüeti gibi görmek… Bu insanlık için iyi bir şey olamaz ya, gerçekten mi?
Gelecek Mi? Ha Ha!
Gelecek diye bir şey var mı ki? Vallahi bazen şüpheye düşüyorum. En iyi ihtimalle, bir sonraki seçim vaadi. Ya da bir sonraki büyük krizin adı. İklim krizi diyorlar, tamam, diyelim. Ama sanki o da böyle çok uzakta bir şeymiş gibi, “Hah, benim başıma gelmez” rahatlığıyla yaşıyoruz. Ya da ne bileyim, “Bizden sonra tufan” kafası. Ama neyse… Gerçekten böyle mi düşünmeliyiz? Böyle mi teslim olmalıyız? İnsanlık tarihinde hiç bu kadar plansız, bu kadar günübirlik yaşanmış mıdır acaba?
Şey, mesela, hani o eski Roma İmparatorluğu falan yıkıldı ya. Onlar da mı böyle anlık haber akışlarına dalıp gitmişlerdi? Bir sonraki gladyatör dövüşünün dedikodusuna mı kurban gitmişlerdi? Yok ya, ne alakası var şimdi, onlar farklıydı. Ama bu ‘anlıkçılık tirannyası’ denilen şey, hani o özet metinde de yazıyor ya, bu bildiğin felaket. Felaket çanları çalıyor da biz o çan sesini bildirim sesleri arasında ayırt edemiyoruz sanki, o kadar iç içe geçti her şey!

Yani bakın, mesele sadece unutmak değil, ya da geleceğe dair bir korku taşımak da değil. O korku hep vardı. Ama şimdi korku bile anlık. Yeni bir virüs mü çıktı? Panik! Sonra iki gün sonra başka bir gündem, o virüs unutulur gider. Borsalar mı çöktü? Panik! Sonra iki gün sonra “aaa bir coin yükseliyormuş” diye başka bir panik. Bu böyle bir döngü, sonu olmayan bir kısır döngü gibi. Ve bu döngüde, biz neyi kaybediyoruz biliyor musunuz? Asıl mesele bu işte!
Koca koca anlatılar inşa etme yeteneğimizi. Mesela, “biz şuyuz, biz buradayız, buraya gidiyoruz” diyebilme cesaretimizi. Ortak bir hikaye, ortak bir amaç, hani böyle nesiller boyu aktarılacak bir miras… bunlar lüks mü oldu şimdi? Belli ki öyle. Hepimiz kendi daracık “şimdi” penceremizden dışarı bakarken, kolektif hafızamız çatır çatır eriyor. Ben buna kahroluyorum, gerçekten.
Sanki beynimize bir reset düğmesi takılmış gibi. Her sabah uyandığımızda, dün olan her şey silinmiş, yeni bir ‘gündem’ yüklenmiş. Taptaze, pırıl pırıl, ama içi bomboş, anlamsız gürültülerle dolu bir gündem. Ve biz de bu gürültüde, var olma mücadelesi veriyoruz. Ya da en azından, öyle sanıyoruz.
Biraz Sakinleşsek Mi?
Hiç mi durup nefes almayacağız? Hiç mi o ‘anlık’ ekranları kapatıp, böyle uzun uzun bir manzaraya bakmayacağız? Eski bir kitabı karıştırmayacağız? Ya da ne bileyim, kendi anneannemizin dedemizin hikayesini dinlemeyeceğiz? Onlar bize ne anlatacaklardı acaba, bu kadar anlık gürültü olmadan, geçmişe ve geleceğe dair daha sakin, daha köklü bir şeyler mi fısıldayacaklardı kulaklarımıza? Kesin öyleydi ya. Bilmem ki.

Bu zaman körlüğü dediğimiz şey, bir hastalık mı? Bir bağımlılık mı? Yoksa bile isteye mi düşüyoruz bu kuyuya? Kuyu mu, belki de bir labirenttir. Hani çıkışı falan olmayan. Bir sonraki köşe, bir sonraki gürültüye açılıyor. Ve biz de kayboluyoruz içinde. Daha doğrusu, zaten kaybolduk.
Aman boş ver ya. Kimin umurunda. Bu yazıyı okuyan kaç kişi gerçekten oturup düşünecek ki? Kaçı, bir sonraki bildirimi görmezden gelip bir anlığına da olsa durup etrafına bakacak? Bilmiyorum. Belki de haklılardır, belki de bu modern zamanın ruhu budur. Bizim gibiler fazla kurcalıyor bu işleri…
Neyse.
Gidip bir çay daha demleyeyim en iyisi, demli demli olsun, belki onun tadında bir gerçek vardır.












